🍺 16 Yüzyılda Tiyatro Alanında Eser Veren Yazarlar
YüzyıldaErmeni entelijansiya kapsamında hangi isimlerin ön planda olduğu üzerinde durulmuştur. Söz konusu entelektüellerin hangi alanlarda eserler ürettikleri hakkında bilgi verilmiştir. Daha sonra özellikle Osmanlı Türkçesi kullanarak hangi alanlarda Ermeni entelektüellerinin eserler ürettikleri ve bu eserlerin söz konusu
Dahaönceleri müzede 250 eser sergilenebilirken, bugün 850 eser sunulabilen; beş on yıl öncesine göre çok gezilebilen bir müze haline gelmiş, müze tarihinde görülmeyecek şekilde gezilme oranları artmıştır. Bugünkü durumuyla Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi küçük de olsa Batı müzeleri hüviyetindedir.
Hıristiyanlığınilk dönemlerinde kadının konumu feministleri gülümsetecek mahiyettedir. Ortaçağın başlangıcından yaklaşık 7. yy.’a dek Hristiyan olan topluluklarda toplumsal düzen yerleşmediği için kadınlar yasalarla sınırlanmamıştı. Başka bir değişle feodal dönem kadınlar için oldukça iyi bir zaman dilimiydi. 13. yy.’a kadar kadınlar hem dini kuruluşlar
StanislavskyBİR AKTÖR HAZIRLANIYOR eseri üzerine konuşmalar. 16. yy-17. yy dönemlere göre bay ve bayanların birlikte yürüyüşleri, oturuşları ve kalkışları üzerine uygulama egzersizleri 18. Yüzyıl Tiyatro Yazarlığı ve Yazarları (Gotthold Ephraim Lessing, Schiller, George Lillo, Sebastian Mercier.) 18. Yüzyıl
16 yüzyılda yaşayan Fransız yazarı Montaigne (Monteyn)'den beri, bağımsız bir edebiyat türü olarak biçimlenmeye başlayan deneme, "yazara göre yazı" diye anlatılabilir. 31Gezi türünde eser veren yazarlarımızdan bazıları şunlardır:Ahmet Mithat Efendi: Avrupa’da Bir Cevelan Direktör Ali Bey: Seyahat JurnalıAhmet
Bugünküromanı hatırlatan ilk eser 16. yüzyılda Rönesans’tan sonra Givoanni Boccacio tarafından yazılmış olan “Dekameron’dur. Miguel de Cervantes’in Don Kişot’u 16. yüzyılın sonlarına doğru yazılmıştır ve eser. Bu üç türde de tiyatro yazarları eserler vermişlerdir.Türk Edebiyatında ortaoyunu, gölge
BirGarip Orhan Veli/ Murathan Mungan. Bir Garip Orhan Veli, Murathan Mungan'ın şair Orhan Veli Kanık'ın şiirlerinden kurgulayarak yazdığı tek kişilik oyundur.Bir Adam Yaratmak/ Necip Fazıl Kısakürek. Eser, bir tiyatro yazarının geçirdiği büyük ruh çilesini anlatır. Ölüm korkusu, sanatın çilesi, kader, cinnet konularına
wouJ. Türk Edebiyatında Batılı anlamda tiyatro Tanzimat dönemiyle birlikte başlar. 1859’da Şinasi tarafından yazılan ve ilk tiyatro eseri kabul edilen “Şair Evlenmesi”dir. Bu tiyatro bir perdelik komedidir. Tanzimat döneminde Teodor Kasap, Âli Bey, Ahmet Vefik Paşa gibi sanatçılar Moliereden çeviri ve uyarlamalar yapmışlardır. Yine bu donemde Abdülhak Hamit ve Namık Kemal gibi usta sanatçılar ise çok başarılı kabul edilmeyen dram türünde eserler vermişlerdir. Daha sonra Meşrutiyet döneminde de tiyatromuz Batı’nın taklidi olarak kalmış, asıl olarak kendini 1925’lerden sonra bulmuştur. Cumhuriyet’in ilk döneminde tiyatro alanında eser veren başlıca sanatçılar şunlardır Aka Gündüz, Faruk Nafiz, Musahipzâde Celal, Necip Fazıl Reşat Nuri, Yakup Kadri, Cumhuriyetin ikinci döneminde önemli eserler veren sanatçlar da şunlardır Cevat Fehmi Başkut. Haldun Taner, Necati Cumalı, Refik Erduran, Tarık Buğra, Turan Oflazoğlu, Tiyatro Ana Sayfasına Dönmek İçin TIKLAYIN Genel
Bütün sanatlar konularını hayattan alırlar. Sanatların sadece hayata yaklaşım dereceleri birbirinden farklıdır. Tiyatro sanatı da insan ve toplum hayatının karşıtlık, çelişki ve çatışmalarını ele alıp onları izleyicilere yansıtır. Tüm sanatlar içinde tiyatronun ayırıcı özelliği, onun insan ilişkilerini hareketli olarak ele alması ve sanatsal ölçüler içinde seyircilere aktarabilmesidir. Tiyatro sanatı 6. yüzyılda Antik Yunan toplumunda ortaya çıkmıştır. Kökeninde, ilkel insanın doğa olaylarını kendi bedensel hareketleriyle simgesel olarak temsil etme çabaları yatar. Avrupa’da üst paleolitik çağdan 40-10 bin yıl önce kalma mağara resimlerinde, ellerine ve yüzlerine hayvan postları geçirmiş insanların ritmik hareketler yaptığı görülmektedir. Bunlar, maske ve kostüm kullanımının, dolayısıyla tiyatronun ilk örnekleri sayılır. Henry Andrews, The Trial of Queen Katharine, Henry VIII, Act II, Scene 4, 1831 Tiyatro konusunda ilk sistemli düşünce ürünü Aristoteles’in Poetika’sıdır. Poetika’da sanatlar sınıflandırıldıktan sonra özellikle tragedya türü üzerinde durulur, bu türün tanımı yapılır, özellikleri, bölümleri saptanır, destan türünden farkları belirtilir. Aristoteles, tiyatro konusundaki görüşlerini Antik Yunan’ın oyun yazarlarının yapıtlarından yola çıkarak ve bu oyunlardan örnekler vererek açıklamıştır. Paleolitik Çağ Mağara Resimlerinden Bir Örnek Yunanca’da seyirlik yer anlamına gelen theatron kelimesinden türetilmiş olan tiyatro, bir öyküyü, sahne olarak ayrılmış bir yerde, oyuncuların söz ve hareketleriyle canlandırma sanatıdır. Dolayısıyla, tiyatro, oyun ve seyir yerleri olan bir mekandır. Yazılı tiyatronun tarihi ise 2500 yıl öncesine kadar ulaşır ve bu da edebiyat geleneği içerisinde ne denli köklü bir konumda olduğunun kanıtıdır. Tiyatronun özü taklide dayanmaktadır ve Memet Fuat “Tiyatro dinden de eskidir” diyerek onun en eski sanat dalı olduğunu vurgular. Tavik Frantisek Simon, In The Theatre Tiyatro sanatı, diğer edebiyat dallarından insan ilişkilerini seyircilere canlı olarak gösterebilmesi açısından ayrılır. Sevda Şener’in de dile getirdiği gibi, tiyatro her zaman toplumsal ilişkilerin içinde yer alır. Bundan dolayı, tiyatronun amacı da aracı da insandır. Bazı eleştirmen ya da yazarlar, tiyatronun bir sahne sanatı olduğu ve edebiyatın bir kolu olmadığını savunurlar. Bunun sebebi, tiyatronun bir yazılı metin olmasının yanı sıra, sahne dekoru, ışıklandırma ve oyuncular gibi yardımcı öğelerden oluşmasıdır. Cevat Çapan, yapılan eleştirilere karşı çıkar “Bir oyunun başarısı yazılı metinle birlikte bu yardımcı öğelere de dayandığı için kimi zaman tiyatronun edebiyat dışı bir sanat olduğu ileri sürülmüştür. Oysa bir oyun hem edebiyatın hem de sanatın özelliklerini taşır. Daha doğrusu bir oyun yazarı bu sanatlardan birini öbürü adına yok sayarak değil, her ikisinin de birbirine güç kattığını göz önünde bulundurarak başarıya ulaşabilir. Üstelik biz oyun yazarlığını edebiyat dışı bir uğraş olarak görmek istesek bile tiyatronun geçmişte verdiği en parlak örneklerin, aynı zamanda edebiyatın da en parlak örnekleri olduğunu hiçbir zaman unutamayız.” Charles Henry Tenre, The Interval At The Theatre Tiyatro, oyuncunun sanatı ile sahnede yeniden yaratılan ve onun varlığı ile koşullanan bir sanat dalıdır. Bu bakımdan, insanı en inandırıcı biçimde canlandırılabilme olanağına sahiptir. Tiyatro insanları güldürür, ağlatır, düşündürür, kuşkulandırır ve onları bir takım arayışlara yönlendirir. Bireyi ve toplumu uyarmak adına zaman zaman gerçeği gösterir, bazen de ipuçları vererek izleyicilere yol gösterir. Bundan dolayı Metin And’ın vurguladığı gibi tiyatronun eğitimsel yönü de, insan ve toplum hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Pierre Auguste Renoir, At The Theatre La Première Sortie, 1876 Batı anlamında tiyatronun ülkemize gelişinde en büyük rolü Osmanlı padişahları üstlenmiştir. Tiyatroya karşı güçlerin tepkileri de, padişah ve halifenin tiyatroya göstermiş olduğu yakın ilgi sayesinde etkisiz kalmıştır. Özellikle Sultan Abdülmecit’in tiyatroya gösterdiği ilgi, bu sanat dalının varlığını sürdürebilmesi için güvence olmuştur. Theo van Rysselberghe, Madame Edmond Picard in Her Box at Theatre de la Monnaie, 1886 Tiyatro sanatı İngiltere’de 10. yüzyılda başladı diyebiliriz. Bu aslında dinsel bir tiyatroydu, çünkü manastır ve kiliselerde gizem oyunları mystery plays sahneleniyordu. Gizem oyunları, rahipler tarafından yazılan, İncil’de yaradılış, kıyamet gibi konuları kapsayan dinsel oyunlardı. Gizem oyunlarının amacı, İncil’de geçen hikayeleri bu konulardan bihaber olan halka öğretmekti. Bu ilkel oyunlar, 13. yüzyıldan sonra manastır ve kiliselerin dışına çıkarak, sokaklarda pagent adı verilen tekerlekli vagonlarda oynanıyordu. 10. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar gizem oyunları Latince olarak sergilendi. 13. yüzyıldan sonra ise bu oyunlarda yerel dil kullanılmaya başlandı. Oyuncular da artık rahipler değil, halktan kişilerdi. Ortaçağ’da ayrıca azizlerin yaşamlarını konu edinen mucize oyunları miracle plays ve İngiltere’de ilk kez ortaya çıkmış olan ibret oyunları morality plays da sergileniyordu. Ortaçağ dönemindeki oyunların asıl amacı, izleyicilere ahlak eğitimi vermekten ibaretti. Jean Georges Béraud, Out of the Theatre Rönesans akımının İngiltere’ye 16. yüzyılın ikinci yarısında gelmesiyle birlikte, geleneksel İngiliz tiyatrosu filizlenmeye başladı. Bu olay, tam olarak Kraliçe Elizabeth’in 1558-1603 yılları arasındaki yönetim dönemine rastlar. İngiltere kraliçesinin sanata verdiği destekle birlikte, toplumun her kesimine seslenebilen bir tiyatro şekli doğmuş oldu. O dönem İngiltere’de, Antik Yunan tiyatrosundan ziyade, Roma tiyatrosuna muazzam bir ilgi vardı. İngiltere’de tiyatrolar yine 1576 yılında Elizabeth döneminde kurulmaya başlandı. Rönesans’ın da etkisiyle yazan Christopher Marlowe, William Shakespeare, Beaumont ve Fletcher dönemin en ünlü tiyatro yazarlarıydılar. Bu adı geçen yazarların oyunları herkes tarafından izlenebiliyordu, çünkü Kraliçe Elizabeth’in emriyle biletler makul fiyatlara satılıyordu. Ayrıca zengin ya da soylu kişiler de tiyatroya finansal destek sağlıyorlardı. Elizabeth döneminin oyunlarında kadın rollerini genellikle kadın kılığına girmiş erkek oyuncular sahneliyordu. Kadınların oyunlarda rol alamaması 1660’lı yıllara kadar devam etti. William Glackens, Hammerstein’s Roof Garden, 1901 Rönesans döneminin en önemli tiyatro yazarı, hiç şüphesiz ki 1564-1616 yılları arasında yaşamış olan Shakespeare’dir. Rönesans dönemine kadar Aristoteles’in düşünceleri adeta tiyatroya hükmetmiştir. Bir Rönesans yazarı olan Shakespeare, Aristoteles’in özellikle yerde, olayda, zamanda kavramlarından oluşan üç birlik kuralını yıkarak, tiyatroda yeni bir dönem başlatmıştır. Oyunlarında yazar, aşk, sevgi nefret, kin, yükselme gibi tüm insani özellikleri derinlemesine işlemiştir. Hamlet, Othello, Kral Lear, Macbeth başlıca tragedyaları olup, yazarın ünlü komedi oyunları ise Onikinci Gece, Yanlışlıklar Komedyası ve Venedik Taciri’dir. Francis Hamel, Noel Coward Theatre, Avenue Q 18. yüzyılda İngiltere’de George Lillo, John Gay, Richard Steele, Oliver Goldsmith ve Oscar Wilde önde gelen tiyatro yazarlarıydılar. Bu kalemler, çoğunlukla melodram ve opera türünde oyunlar yazmışlardır. 19. yüzyıl ise tiyatroda romantik akımın olduğu bir çağdı ve bu dönemde şiir türü oldukça yaygındı. Bu yüzyılda çoğunlukla geçmiş yüzyıllardaki oyunlar alınarak, onlara yeni boyutlar ve özellikler kazandırılarak sahnelenmişlerdir. Ramon Casas, New Theatre Birinci Dünya Savaşı’na değin olan dönemde Avrupa’da 19. yüzyılın iyimser havası vardır. Edebiyat, sanat ve felsefede işlenen ölçüler, genelde insanın mutlu olmasına yönelik dünyevi değerlerdir. Birinci Dünya Savaşı sonunda artık bu iyimser düşünce sistemi, yerini karamsar bir bakış açısına bırakır. İngiliz tiyatrosu ise bu dönemde halkın acılarını dindirme amacıyla çoğunlukla komedi oyunlarına yönelir. İngiliz tiyatrosunun bu döneminde ikinci Shakespeare olarak kabul edilen Bernard Shaw’un katkısıyla eleştirel ve toplumsal oyunlar yazılır. Shaw’un yanı sıra Somerset Maugham psikolojik oyunlar, Noël Coward ise güldürü oyunları yazar. Bu yazarların yanı sıra, 20. yüzyılın ilk yarısında Harley Granville Barker, Barrie, John Drinkwater ve Priestley yazdıkları oyunlarla İngiliz seyircilerini tiyatro salonlarına çekmeyi başarırlar. Edouard Joseph Dantan, Un entracte à la Comédie-Française un soir de première, 1885 Birinci Dünya Savaşı’ndan ve 1919’da imzalanan Versay Antlaşması’ndan sonra sol görüşlü sanatçılar, Almanya’da eserleriyle politik ortama muhalif hale gelirler. Bertolt Brecht’in tiyatroyla ilgili çalışması, 20. yüzyılın hemen başlarında Almanya’nın bu politik ve sanatsal ortamında gelişir. Brecht, bütünüyle bir tiyatro adamıdır. Hem yönetmen, hem oyun yazarı, hem kuramcı, hem eleştirmen ve hem de şairdir. Brecht, bütün dünyanın da kabul ettiği gibi politik tiyatro kuramlarına yeni ufuklar açar. Brecht, Epik Tiyatro anlayışı ile Aristoteles’in tiyatro ilkelerine adeta başkaldırarak, izleyicilerin, eleştirel gözlemci ve etkin katılımcı olmaları için kuramlar geliştirir. Epik tiyatro, isminden anlaşılanın aksine, kahramanlık konuları işleyen tiyatro türü değildir. Temelinde sosyalizm yatan, siyasal amaçlı bir tiyatro düşüncesidir. İzleyiciye toplumsal çarpıklıkları eleştirip göstererek, izleyiciyi bu eleştirilere katmayı hedefler. Klasik tiyatrodaki gibi seyircinin kendisini oyunun içinde hissetmesi amaçlanmaz, izleyen oyunla ilgili karar vermeye zorlanır. Honore Daumier, In The Theater İkinci Dünya Savaşı’nda ergenlik çağını yaşayan İngiliz John Osborne, geleneksel tiyatro oyun anlayışının değişmesine sebep olmuştur. Osborne’un Öfke adlı oyunu İngiliz tiyatrosunu farklı bir yöne saptırmış ve yeni bir dönem başlatmıştır. Çünkü Öfke adlı oyunda bir hanımefendi veya beyefendinin kullanamayacağı türden küfürlü ve politik düzene karşı bir dil kullanılmıştır. Osborne’un yanı sıra Arnold Wesker, Shelagh Delaney, Edward Bond, John Arden gibi yazarlar yaşadıkları toplumu eleştirme yoluna gitmişlerdir. Edward Hopper, Two On The Aisle Tiyatro eserleri, müzikli ve müziksiz olmak üzere iki ana grupta toplanır. Müziksiz Trajedi, Komedi, Dram Müzikli Opera, Operet, Müzikal, Pandomim, Bale, Revü, Skeç 1. Tragedya Trajedi Yaşamın acıklı yönlerini, kendine özgü kurallarla sahnede yansıtmak, ahlak, erdem örneği göstermek için yazılmış manzum şiir şeklinde olan tiyatro eserine trajedi tragedya denir. Sözcük Yunanca tragoidia kelimesinden gelir. Tragos keçi ve oidie türkü sözcüklerinin birleşiminden oluşur. Tragedyalar konularını tarihten ya da mitolojiden alır. Homeros destanları, Yunan ve Latin mitolojileri, Roma tarihi gibi… Önemli tragedya yazarlarına Thespis 6. yüzyıl, Aiskhylos 525-456, Sophokles 495-406 örnek verilebilir. 2. Komedi Komedya, bireysel ve toplumsal aksaklıkları sergilerken güldürmeyi ve düşündürmeyi amaçlar. Bu tür tiyatrolar, 17. yüzyıldan sonra yazılmaya başlanmıştır. Trajedi, genelde yüksek tabakanın eğlencesi olurken, halk kendi eğlencelerinden çıkan komedyayı daha çok sevmiştir. Karakter Komedisi İnsan karakterinin gülünç ve eksik yönlerini, toplumun değer yargılarıyla çatışan aksak ve zayıf yanlarını anlatan komedilerdir. Moliere’in Cimri, Shakespeare’in Venedik Taciri eserleri bu türe örnek verilebilir. Töre Komedisi Toplumun gelenek ve göreneklerinden kaynaklanan gülünçlükleri anlatan komedilerdir. Moliere’in Gülünç Kibarlar ve Bilgiç Kadınlar eserleri buna örnek verilebilir. Entrika Komedi Olayların, seyircileri meraklandıracak, şaşırtıp güldürecek biçimde anlatıldığı komedilerdir, diğer adı ise vodvildir. Moliere’in Scapin’in Dolapları ve Zoraki Hekim, Shakespeare’in Yanlışlıklar Komedisi isimli eserleri bu türe örnektir. Henri de Toulouse-Lautrec, A Box At The Theatre 3. Dram Dram, hem komik hem de acıklı olayları günlük hayatta olduğu gibi iç içe anlatan tiyatro türüdür. Dram, trajedinin sıkı kurallarını yıkmak amacıyla trajediye bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Dram türünün ilk örneklerini Shakespeare vermiştir. İspanyol sanatçı Lope de Vega da bu türün öncülerindendir. 4. Opera Opera, trajedi ve dramın bütün sözlerinin müzikle bestelenmiş şeklidir. Operalar, kültür seviyesi yüksek olan toplumsal kesime seslenir. Tarihte bilinen ilk opera 1597’de Floransa karnavalında, Jacopo Peri’nin Ottavio Rinuccini’nin sözleri üzerine bestelediği Jacopo Corsi’nin müziksel katkılarıyla Dafne adlı operadır. 5. Operet Bu tiyatro türünde sözlerin bir kısmı müzikli, diğer kısmı müziksizdir. Operet, halkın anlayabileceği bir dile sahiptir. 1800’lü yıllarda yaşayan Jacques Offenbach ilk operet bestecilerdendir. William Hogarth, A Scene From The Beggar’s Opera VI, 1731 6. Bale Sözsüz tiyatro oyunu olan bale, sahne eserindeki konunun müzik ve dansla canlandırılmasından oluşur. Tarihte bilinen ilk bale gösterisi 1581 yılında Ballet Comique De La Reine adındaki gösteridir. 7. Revü Revü, skeç, şarkı ve monolog gibi sahnelerden kurulu, daha çok gündelik olayları alaya alan ve taşlayan gösteri türüne denir. 8. Skeç Skeç, genellikle bir nükteyle son bulan, az kişili ve yalın, şakacı bir içeriği olan kısa, müzikli oyundur. 9. Modern Tiyatro Modern tiyatroda, klasik tiyatronun bütün kalıpları yıkılmıştır. Modern tiyatro, yaşamı klasik tiyatrodaki gibi anlatmakla kalmaz, görünmeyen iç yüzüyle de ortaya koyar. Prudence Heward, At The Theatre Kaynak Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi, Sevda Şener, Aristoteles ve Bertolt Brecht’in İngiliz Tiyatrosu’na Etkileri, Tiyatro Problemi
Tiyatro, Tiyatro Eğitimi, Tiyatronun Tarihçesi 1 Yorum Tiyatro Tarihi TİYATRO Bir öyküyü, sahne olarak ayrılmış bir yerde, oyuncuların söz ve hareketleriyle canlandırma sanatı. Tiyatro sözcüğü Yunanca’da “seyirlik yeri” anlamına gelen theatron’dan türetilmiş, dilimize İtalyanca’daki teatro sözcüğünden geçmiştir. Günümüzde modern bir tiyatro binası başlıca üç bölümden oluşur. İzleyicilerin oturarak oyunu izlediği oditoryum; Oyunun sergilendiği sahne; Sahnenin iki kenarında ve arkasında, çeşitli dekor ve gereçlerin bulunduğu sahne arkası ya da kulis. TİYATRONUN KÖKENİ Tiyatro da başka sanatlar gibi dinsel törenlerden doğmuş, sonra dinden bağımsızlaşarak sanatlaşmıştır. Kökeninde, ilkel insanın doğa olaylarını kendi bedensel hareketleriyle simgesel olarak temsil etme çabaları yatar. Avrupa’da Üst Paleolitik Çağdan 40-10 bin yıl önce kalma mağara resimlerinde, ellerine ve yüzlerine hayvan postları geçirmiş insanların ritmik hareketler yaptığı görülmektedir. Bunlar, maske ve köstüm kullanımının, dolayısıyla tiyatronun ilk örneği sayılır. Maske, kişinin kendi kimliğinin aşarak başka kimlikleri ve daha genel varlık biçimlerini temsil etmesinin en etkin yollarından biridir. İlkel toplulukların animist inançlarına göre, yinelenen doğal olayların ruhları, kişilikleri vardı; bu kişiler, sonradan tapınma nesnelerine, tanrılara dönüştü. İnsanlar, belli zamanlarda yapılan törenlerde bu tanrıları temsil eden maskelere bürünerek kendi yaşamlarını etkileyen doğa olayları üzerinde denetim kurmaya çalıştılar. Yağmur yağdırmak ya da avda başarılı olmak için yapılan törenler danslar, Kurallı oyunun ilk örneğiydi. Eski inançların hemen hepsi görülen “ölme ve yeniden dirilme” teması da, insanlara verdiği kılık değiştirme ve kişileştirme olanaklarıyla, tiyatronun çıkış noktalarından biriydi. Mevsimlerin dönüşü, kışın bahara dönüşmesi gibi yinelenen doğa olayları, eski yılı temsil eden kralın yeni yılın kralın karşısında yenik düştüğü bir törensel boğuşmayla temsil ediliyordu. Başlangıçta canlı insanların kurban edildiği bu boğuşma ve ölümler zamanla simgeleşti, iki ayrı gücün çatışması da yerini tek bir gücün ölüm ve yeniden dirilme törenine bıraktı. Bazı başka kuramlara göre ise tiyatronun kaynağı şamanist inançlardır. Şamanist törenlerin özelliği, izleyici ya da katılımcılara, tanrısal gücün simgesi yerine kendisini göstermesiydi. Bu törenlerde belirli kurallara uygun davranışlarla kendinden geçen şaman, öte dünya ile bu dünya arasında bir aracı rolü üstlenmektedir. Tiyatro, bugün de kökenindeki bu iki eğilimin izlerini taşır, bu iki eğilim arasındaki gerilimden güç alır Bir yanda doğa güçlerini simgesel olarak canlandırma, temsil etme işlevi; öte yanda, doğaüstü güçlerin görünmesine aracılık etme işlevi. Doğaya öykünme kuramına göre, tiyatronun en önemli öğesi kılık değiştirmedir. ANTİK ÇAĞ Tiyatro ilk kez IO 6. yüzyılda Yunan toplumunda dinsel törenden özerkleşerek bir sanat türü haline geldi; dinsel ya da pratik ölçütlerle değil, estetik ölçütlerle değerlendirilen bir “oyun” a dönüştü. Yunan toplumunda tiyatronun öncülü, şarap, bereket ve bitkiler tanrısı Dionysos’u kutsamak için yapılan Bacchanolia şenliklerinde bir koronun söylediği dithyramboy şarkılarıydı. Koro, bu şarkılarda, farkı kişilerin konuşmasını canlandırmak için söz ve tavır değişikliğinden yararlanıyordu. Daha sonra, oyuncu ve oyun yazarı Thespis, koronun karşısına, farklı kişilikleri farklı maskelerle temsil eden bir oyuncu koydu. Böylece daha karmaşık konular ele alınabiliyor, farklı anlatım biçimleri denenebiliyordu. İÖ 534’te Atina’daki ilk tiyatro şenliğinde, Thespis’in bir tragedyası ödül kazandı. Bu tarihten sonrada tragedyalar Dionysos şenliklerinin bir parçası olarak gelenekselleşti. İÖ 5. yüzyılın ilk yarısında, Aiskhylos, koroyu 50 kişiden 12 kişiye indirerek ve ikinci bir oyuncu ekleyerek bugünkü Batı tiyatrosunun da temelini attı. Artık birden fazla kişi arasında yaşanan bir olayın, bir ilişkinin, sahnede canlandırılması olanağı doğmuştu. Aiskhylos, tragedyayı Dionysos cümbüşündeki azgın ve utançsız kökeninden de kopardı. Tiyatro önemli kişilerin başından geçen önemli olayları yüceltmiş bir üslupya temsil etme sanatı haline geldi. Efsaneleri, mitleri ve efsaneleşecek kadar eski olayları işleyen tragedyanın dinsel, ahlaki ya da siyasi bir mesaj vermesi, toplumu ve evreni bir bütün olarak temsil etmesi bekleniyordu. Hiyerarşik bir evrendi bu En üstte tanrılar katı yer alıyor, altta ölümün, sürgünün ve cezanın yurdu bulunuyor, bu ikisinin ortasında da oyunun, dramatik eylemin gerçekleştiği yuvarlık sahneyle temsil edilen insanların dünyası duruyordu. Tragedya, daha sonra Sophokles ve Euripides tarafından daha da geliştirildi, gerçekçi gözlem öğeleri katılarak Aiskhylos’taki soyutluğundan bir ölçüde uzaklaştırıldı. Komedya ise İÖ 486’dan başlayarak Atina’da Lenia kış şenliğinde yapılan yarışmalarla yaygınlık kazandı. Yunanca Komos sözcüğünden türeyen komedya, Dionysosçu kökenlerine tragedyadan çok daha bağlı kaldı. İÖ 6. yüzyıldan sonra Yunan egemen sınıfları arasında gözden düştüğü halde köylülerin ve yoksul halkın yaşamında önemini koruyan soytarılık, hokkabazlık, herkesin birbiriyle utançsızca çiftleştiği bahar ayinleri gibi avam öğeler, komedyada önemli yer tutuyordu. Dili de konuşma diline yakındı. Eski Komedya’nın en büyük temsilcisi Aristophanes’in oyunları, siyasal ve toplumsal yergicilikleriyle ahlaki bir görev de üstlenmişlerdir. Euripides’in İÖ 406’da ölümünden ve Atina’nın İÖ 404’te yenilgisinden sonra tragedya iyice geriledi ve komedya en popüler tür haline geldi. İÖ 320’den sonra, Büyük İskender döneminde ortaya çıkan Yeni Komedya eskisinden oldukça farklıydı. Mitolojik öğelerin yerini genç Atinalıların erotik serüvenleri ve aile yaşamları almış, eski şen, cümbüşlü ve grotesk üslup da daha gerçekçi ve yumuşak bir anlatıma dönüşmüştür. Bu dönemden günümüze yalnızca Menandros’tan bazı parçalar kalmıştır. Eski Yunan tiyatrosunun önemli bir özelliği kamusallığıdır. Oyunları ortalama 10 bin ile 20 bin seyirci aynı anda izleyebiliyordu. Eski Yunan oyunları, Sofokles’in trajedileriyle teknik yetkinliğe ulaşmıştır. Sofokles oyunlarında dekor kullanan ilk tiyatro yazarıdır. Aiskhylos, Sofokles ve Euripides konularını mitolojisinden alan oyunlar yazmıştır. Bu üç yazar, sonradan Aristo’nun Poetika adlı yapıtında belirlediği kurallara uygun oyunlar yazmışlardır. Bu kurallardan biri zaman, yer ve eylemde birliktir. Eski Yunan komedisinin tanınmış yazarlarından Aristofanes, oyunlarında dönemin siyaset adamlarının ve düşünürlerinin yanlış tutumlarını alaya almıştır. ROMA TİYATROSU Roma, tiyatroya özgü bir katkı yapmaktan çok Yunan tiyatrosunu taklit etmekle yetinmiştir. Bununla birlikte, Roma toplumunun estetik bir eşiği aşamayan, ama belli bir canlılığı sürdüren yöresel bir oyun geleneği vardır. Bunlardan biri, yöresel hasat şenlikleri ve evlilik törenlerinde hokkabaz-oyuncu- şarkıcıların söylediği ve belli bir temsil öğesini de barındıran carmina Fescenninay’dı. Güney İtalya’da doğan ve IO 3. yüzyılda Roma’da yaygınlaşan bir başka yöresel türde fabula Atellanay’dı. Fars, parodi ve siyasal taşlama öğelerini içeren bu oyunlar, İtalyan tiyatrosuna palyaço Maccus ve budala Bucca gibi tipler kazandırdı. Bir Yunana oyununu Latinceye çevirerek Yunan tiyatrosunu Roma’ya tanıtan kişi Yunanlı Livius Andronicus’tur. İlk Romalı oyun yazarı olan Naevius, fabula palliata adı verilen türün de kurucusudur. İÖ 2. yüzyılda Roma tiyatrosunun en önemli iki temsilcisi, Plautus ve Terentius, Yunan, Yeni Komedyası’nı, Roma toplumuna uyarladı. Ama Roma’da tiyatroya gidenler, özelliklede Terentius’un daha düşünsel içerikli oyunlarını izleyenler nüfusun sınırlı bir kesimini oluşturuyordu. Roma tiyatrosu, en baştan beri, Yunan kentlerinden daha büyük bir nüfusun incelmemiş, zevklerine cevap vermeye yönelikti. İzleyici çekmeyen oyunlara ayrılmış ödeneğin şenlik yöneticisince iptal edilebildiği bir ortamda, oynanan oyunlarda da gösteri öğeleri öne çıktı. Senecan’ın bu gelişmeye bir tepki olarak yazdığı oyunlar IS oynanmaktan çok, yüksek sesle okunmak için yazılmıştır. Roma döneminde tiyatro sanatı ile ilgili en önemli eser, Horatius’un Ars Poetika’sıdır. Ars Poetika’da, tiyatronun eğitici işlevi ve biçimsel düzeni hakkında açıklamalar yapılmıştır. Roma tiyatrosunun iki büyük komedya yazarı Plautus ve Terentius, Atina Yeni Komedyasından aldıkları konuları Romalının günlük yaşantısına, aile ilişkilerine uyarlamışlardır. Amaç, seyirciyi, günlük ilişkilerini yöneten kurallar korusunda eğitmektir. ORTAÇAĞ Hristiyanlık, geleneğin sürekliliğinin parçalandığı bir ortamda, kendi tiyatrosunu yoktan var etti, kendi inançlarından yeni bir tiyatro türetti. Ortaçağ, kilise tiyatrosunun yanı sıra akrobatların, soytarıların, hokkabazların tek kişilik ya da grup halinde yaptığı gösterilerde hem halk arasında hem de saraylarda ilgi görüyordu. Ama tiyatroyu yeniden kurallı bir oyuna, yani sanata dönüştüren, oyunun yazılı öğesini vurgulayan kilise oldu. Bunun ilk örnekleri, Kitabı Mukaddes’ten belli bölümlerin sahne etkileri de gözetilerek seslendirilmesiydi. Bu seslendirme daha sonra 10. yüzyılda oyuncular ve diyaloglarla gerçek bir canlandırmaya dönüştü. 13. yüzyıldan sonrada manastırların dışına yayıldı; artık kent yönetimleri de yapım giderlerini üstleniyordu. Dinsel tiyatronun manastır dışında gelişen birbirine bağlı bir dizi kısa oyunlardan oluşan dizilerdi ve 2-3 gün boyunca oynanıyordu. Gizem oyunlarının sahnelenmesini de loncalar gibi özel kentsel örgütler üstlenmiştir. Her lonca, kendi zaanatıyla ilişkili olan bir oyunun giderlerini karşılıyordu. Başlangıçta, oyunlar, “ev” adı verilen süslenmiş tahta platformlar üzerinde oynanıyordu. İtalya’da bir alanın ortasında oturan seyirciler, alanın çevresine yerleştirilmiş platformlar üzerinde oynanan oyunu izliyordu. İngiltere’de ise oyunlar araba gibi çekilen pagent adı verilen tekerlekli sahnelerde oynanıyordu. Gizem oyunları başlangıçta Latince diyaloglardan oluşurken, sonradan yerel diller yaygınlaştı. Bu da oyunların halk geleneğinden ve mizahi öğelerden yana zenginleşmesini sağladı. Dinsel tiyatronun öteki iki türünden biri mucize oyunları, öbürü ise ibret oyunlarıdır. İbret oyunları ilk kez İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Ortaçağ tiyatro düşüncesi yeni bir görüş üretmemiş, türlerin ayrımı, ahlak eğitimi gibi antik dönem kuramcılarının düşüncelerini yinelemiş, tragedyada yıkımın yazgı olduğunu vurgulamıştır. Tiyatro düşüncesinin gelişmemiş olmasının nedeni, ortaçağda tiyatronun yasaklanması, din adamlarının tiyatronun zararları üzerinde bildiriler yayımlamış olmalarıdır. RÖNESANS Rönesans tiyatrosu İtalya’da başladı, ama en önemli ürünlerini Rönesans’ı geç yaşayan İngiltere gibi ülkeler verdi. 15. yüzyılda İtalya’da Plautus, Terentius ve Seneca’nın oyunları yeniden okunmaya başlamıştır. Yüzyılın sonuna doğru bu yazarların oyunları önce Roma, sonra Ferrara’da sahnelenmiştir. İtalyan Rönesans tiyatrosu, mimarlık açısından da klasik tiyatroya öykünüyordu. 1414’te, Romalı mimar Vitruvius’un Mimarlık Üzerine adlı kitabı keşfedildi ve Avrupa dillerine çevrildi. Bu yapıta dayanılarak İtalya’da Roma tiyatroları inşa edilmeye başladı. Bu çalışmaların ürünü olan Venedikli mimar Andrea Palladio’nun tasarlayıp 1585’te Vincenzo Scamozzi’nin tamamladığı Vicenzo’da ki Olimpico Tiyatrosu, Avrupa’nın günümüze ulaşan en eski kapalı tiyatrosudur. Scamozzi, geri plandaki kemerlerin arkasına, sokak sahnelerini gösteren üç boyutlu perspektif panoları yerleştirmişti. Rönesans tiyatrosunun en özgün yönlerinden bir de perspektife verdiği önemdir. Rönesans döneminin başında İtalyan tiyatrosu fazla kuralcı bir yola sapmış, klasik ölçülere ve Aristoteles’in zaman, mekan ve eylem birliği ölçütüne bağlı kalma adına uzun bir süre cansız ürünler vermiştir. Gene de Plautus’un açık saçık komedyaları, bu dönemde, Aristo ve Ruzzante gibi iki önemli yazara esin kaynağı oldu. İtalyan tiyatrosuna ulusal bir dil ve yerel karakterler kazandıran bu iki yazardan sonra, İtalyan’ın dünya tiyatrosuna en önemli katkısı olan Commedia dell’arte doğdu. Canlı bir halk tiyatrosu geleneğine dayanan ve farklı öğeleri bütünleştiren Commedia dell’arte edebi bir metne değil, doğaçlama oyunculuğuna dayanan bir tiyatro türüydü. Kökenleri ortaçağ cambazlığına, mime ve fabula Atellana’ya değin götürülebilecek olan Commedia dell’arte’nin yeniliği, topluluk oyununa dayanmasıydı. Sürekli bir arada çalışan ve çok uzun bir süre aynı rolü oynayan oyuncular, daha öncesi eşi görülmemiş bir virtüözlük düzeyine ulaşabiliyordu. Oyunlarda senaryo vardı, ama her oyuncu diyalogun kendine düşen bölümünü zaman içinde istediği gibi geliştirebiliyordu. Venedikli pinti tüccar Pantalone gibi bütün tiyatroya mal olacak tipleri Commedia dell’arte yarattı. Profesyonel kadın oyuncu kullanan ilk tiyatroda Commedia dell’arte’ydi. İtalyan tiyatrosu 16. yüzyılda sahneyi edebiyattan arındırırken, İspanya da tam tersini yaptı; tiyatroyu yeniden edebileştirdi, en önemli edebiyat ürünlerini tiyatro alanında verdi. İspanya Reform hareketinden etkilenmediği için, eski dinsel tiyatro, auto sacramental ayin oyunu adıyla devam etti. Bu tek perdelik oyunlar, öteki ülkelerde dinsel tiyatroyu gülünçleştiren öğelerden arındırıldığı için, İspanya’nın en iyi şairleri de bu alanda yeteneklerini denemekten çekinmediler. Ülkenin ilk sabit tiyatroları da, İspanyol edebiyatının Altın çağ olarak anılan bu dönemde yapıldı. İspanyol tiyatrosu, kendini klasikçiliğin kurallarıyla sınırlamamasıyla İtalyan tiyatrosundan farklıydı. Duyguya, lirizme, tutkulu eylemlere yer veriyordu. En önemli yazarları, orta sınıf törelerini ve entrikalarını konu alan özgün bir İspanyol türü olan perdelerin ve kılıç oyunu tarzında binden çok yapıt yazmış olan Lope de Vega ile İspanyol barok üslubunun en tipik temsilcisi olan Calderon’dur. İtalyan Rönesansı’nın etkisi İngiltere’de daha geç ve daha zayıf hissedildi. Bu yüzden, Elizabeth dönemi 1558- 1603 yalnızca tiyatroda değil, genel olarak edebiyatta özgün İngiliz geleneğinde kurulduğu yıllar oldu. Aslında bu dönemde İngiliz tiyatrosu karşıt etkilere açık durumdaydı Bir yandan Protestan kilisesinin nüfuzunu kırmak için Corpus Christi Yortusu’nu kutlamak yasaklanmış, bu da gizem ve ibret oyunlarının gerilemesine yol açmıştır. Öte yandan , saray tiyatroyu İngiliz ulusak kimliğini pekiştirmek içinde kullanmak istiyordu. Bütün bunlara karşı, Avrupa’daki düşünsel, ahlaki ve dinsel çatışmaların özgürleştirici etkisi de 16. yüzyılın sonuna doğru şiddetlendi. Bunun sonucunda ortaya tiyatro da bu gerilimli, yeniliklere açık ruh halini yansıtıyordu. İngiliz tiyatrosu, kendi özgün ortaçağ geleneğinden aldığı mirası kara Avrupa’sının daha incelmiş buluşlarıyla kaynaştırarak, saray tiyatrosunun sınırlarını aşan, toplumun her kesimine seslenebilen bir sanat türü yarattı. Marlovu’un, Shakespeare’nin, Beaumant ve Fletcher’in oyunlarını herkes izleyebiliyordu. İngiltere’de de ilk tiyatrolar, 1576’dan başlayarak Elizabeth döneminde kuruldu. Bu ilk tiyatrolar, daha önce oyunların sahnelendiği han avlularının biraz daha geliştirilmiş biçimiydi; seyirciler, üstü açık bir yapı içinde, yükseltilmiş bir tahta platformdan oluşan sahnenin üç yanında bulunan sıralarda oturuyordu. İzleyicilerle oyuncular arasındaki alış veriş, İtalyan tiyatrosundan daha fazlaydı. Buna karşılık biletler de daha ucuzdu. 1590’larda her tiyatro soylu bir kişinin desteğiyle işletiliyordu. İtalyan tiyatrosundan bir farkı da, kadın oyuncuların olmamasıdır. Kadın rollerini çoğu zaman erkek oyuncular üstleniyordu. Elizabeth’ten sonra gelen James döneminde 1603-25, tiyatro içerik olarak klasikçiliğe daha çok yaklaşırken, konu zenginliğini ve ufuk genişliğini de yitirmeye başladı. Bu dönemde, Ben Janson, John Ford, John Webster ve John Lyly gibi yazarlar zaman, mekan ve eylem birliği kurallarına önem verirken, trajedi ve komediyi de birbirinden daha kesin çizgilerle ayırdılar. 17. yüzyılın ortalarına doğru İngiliz tiyatrosu, maske ve dekor gibi görsel öğelere daha çok yer vermeye başlamıştı. 1642’deki burjuva devriminden sonra tiyatrolar kapatıldı ve sahne sanatı çok uzun bir süre eski canlılığına kavuşamadı. Fransa’da düzenli tiyatro toplulukları 16. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Bunların repertuvarında, ibret ve mucize oyunları kadar, kaba bürlesk ve parodiler de yer alıyordu. Ama Fransa’nın öbür Avrupa ülkeleri gibi özgün bir yerel tiyatro geleneği yoktu. Bu yüzden İtalyan Rönesansı’nın etkisini kolayca benimsedi. 17. yüzyılda ülkenin güçlü bir merkezi yönetim altında birleşmesini sağlayan Başbakan Kardinal Richeliu, en gelişmiş sahne teknolojisini içeren bir tiyatro binası yaptırdı. Richeliu, trajedi ile komedinin birbirinden ayrılması, tiyatrodan traji-komik öğelerin atılması içinde çalıştı. Ama dönemin üç önemli yazarından biri olan Corneille’in Le Cid’i Kardinalin yerleştirmeye çalıştığı klasik birlik kurallarını hiçe sayan bir trajikomediydi. Corneille’in rakibi Racine ise klasikçi kuralların içinde kalarak trajediye romantik bir ton kazandırdı. Konularını Yunan-Roma mitolojisinden ve tarihten alan bu iki yazara karşılık Moliere, Fransız toplumunun gündelik yaşamından aldığı tiplerle kendi çağını aşan bir modern komedi anlayışının kurucusu oldu. Üstelik, dönemin en sevilen oyun yazarıydı. 17. yüzyılda Avrupa’nın başka ülkelerinde de ulusal tiyatrolar kuruldu. Ama, bunların çoğu, sınırlı bir izleyici kesimine seslenebilen saray tiyatroları olarak kalacaktı. Opera ve balede gene aynı dönemde, soylu sınıfın seyirlik sanatları olarak yüzyılın ikinci yarısında, İngiliz Restorasyon dönemi 1660-85 tiyatrosu Elizabeth dönemine geri dönmek istediyse de, İngiliz aristokrasisinin soğuk mizah anlayışını yansıtan bir töre komedisinden öteye gidemedi. Restorasyon tiyatrosunun en başarılı örneği sayılan William Congreve’in The Way of the World’ü Dünyanın Hali bile günümüzde sahnelenmektedir. İtalyan tiyatrosunun en önemli yazarı 18. yüzyılın ortasında bir çok komedi kaleme alan Carlo Goldoni’dir. ORTA SINIF TİYATROSUNUN DOĞUŞU 18. yüzyılın Avrupa tiyatrosuna getirdiği en büyük yenilik, yükselmeye başlayan orta sınıf için üretilen burjuva oyunlarıydı. Bu türün öncülüğünü Fransa’da Diderot, Almanya’da da Lessing yaptı. Orta sınıf tiyatrosu, ahlakçılığıyla Rönesans öncesi dinsel tiyatroyu andırıyor, ama konularını aile yaşamından alması ve duygusallığı ile daha modern bir ruh halini yansıtıyordu. İngiltere’de Georg Lillo, The London Merchantor, the History op George Barnwell 1731; Londralı Tüccar ya da George Barnwell’in öyküsü adlı yapıtında orta sınıftan kişilere yer vererek bir orta sınıf trajedisi yaratmayı denemiş, İtalya’da da Vittorio Alfieri oyunlarında eski Yunan öykülerinin içini güncel orta sınıf tutkularıyla doldurmuştu. Bu dönemde, klasik trajedi ve komedi, varlıklarını daha çok operada sürdürdüler. John Gay’in The Beggar’s Opera’sı 1728; Dilenci Operası popülerliğini daha sonra da koruyan bir şarkılı komediydi. Komedi, 18. yüzyılın en başarılı tiyatro yapıtlarının verildiği türdür. İngiltere’de Richard Steele’in, Nivelle de La Chausee’nin acıklı komedileri bugün de bulvar tiyatrolarınca sürdürülen bir türün ilk örnekleriydi. Buna karşılık, Oliver Goldsmith ve Richard Sheridan, Elizabeth dönemi ve sonrasının töre komedisini geliştiridiler. Eski canlılığı yitiren commedia dell’arte geleneği ise Fransa’da Marivaux, İtalya’da da Goldoni ve Gozzi’nin oyunlarıyla daha edebi ve düşünsel bir yaşama kavuştu. 18. yüzyıldan günümüze kalan en popüler komediler, Fransız oyun yazarı Beaumarchais’nin Le Barber de Seville’i 1775; Sevil Berberi, 1944 ile Le Mariage de Figaro’sudur. 19. YÜZYIL VE ROMANTİZM 19. Yüzyıl romantizm çağıydı. Romantizmin başarılı olduğu edebiyat türü ise tiyatro değil, şiirdi. Bununla birlikte, Almanya’da daha 18. yüzyılın sonlarından başlayarak oldukça iddialı bir romantik tiyatro ortaya çıktı. Yeni tarzın en başarılı değilse bile en sevilen örneklerini Friedrich Schiller verdi. Goethe de başlangıçta bu akım içinde yer almış ve ilk oyunu Götz von Berlichingen 1773; Demir Elli Şövalye von Berlichingen, 1933 ile coşkunluk akımının, yeni ruh halini yansıtan en güçlü belgelerden birini ortaya koymuştu. Kleist’in Prinz Fiedrich von Homburg’u da Alman romantik tiyatrosunun tipik ürünlerinden biriydi. Romantizm, tiyatroda güncel konuların, orta sınıf yaşamına özgü konuların yerini tarihin almasına yol açtı. Fransa’da Hugo’nun Hermani’si ve Alfred de Musset’nin bazı oyunları, bu tarihsel duyarlığı yansıtıyordu. Almanya’da yüzyılın ikinci yarısında Wagner’in bütün sanatları birleştirmeyi amaçlayan müzik dramları da tarihselciliğin atavizme doğru gerileme eğilimini temsil eder. Gerek Hugo’nun, gerekse Wagner’in yapıtlarında, sahnelemeyi son derece güçleştiren bir “insanüstü hacimler yaratma” tutkusu görülür. 19. yüzyılda tiyatroda daha hafif tarzlar da ortaya çıktı. Bürlesk, burletta şarkılı fars ve vodvil bu dönemin en yaygın türleriydi. Eugene Scribe karakter gelişiminden çok entrikaya uyarak yazdığı için “iyi kurulu oyun” olarak adlandırılan 400’e yakın yapıtıyla Paris sahnelerinde geniş bir seyirci kalabalığı toplayabildi. Eugene-Marin Labiche aynı yöntemi fars türüne uyguladı, Scribe’in bir başka öğrencisi Victorien Sardou da oyunlarının yüzeyselliğine karşın ünlü oyuncu Sarah Bernhardt’ın oyunculuğundan yararlanabildi. 19. yüzyılda tiyatro sanatını sürdürenler yazarlardan çok, oyuncu-yönetmenlerdi. Bernhardt’ın yanı sıra, Charles Kean ve “sir” unvanını alan ilk oyuncu olan Henry Irving gibi oyuncular, yalnızca sıradan oyunlara değil, Shakespeare ve Racine’in yapıtlarına kendi damgalarını basarak bir yorum olduğunu kanıtladılar. 19. yüzyıl sonunda tiyatroda yeniden daha “ciddi” eğilimler ortaya çıktı. Norveç’te Ibsen’in, İsveç’te Strindberg’in, Rusya’da Çehov’un oyunlarıyla tiyatro edebi değerini yeniden kazandı. Her üç yazar da edebiyata gerçeklik akımının içinde başlayıp daha sonra simgecilik, izlenimcilik ve dışavurumculuk gibi modernist akımların ilk örnekleri sayılan yapıtlar verdiler. Gene aynı dönemde Almanya’da Gerhart Hauptmann ile Rusya’da Maksim Gorki, kapitalizmin insan yaşamında yol açtığı yıkımı gösteren oyunlarıyla tiyatroda doğalcılığın başlıca temsilcisi oldular. Varoluşun karanlık yüzüne işaret eden bu tür oyunlar kolayca seyirci çekmediği için, 19. yüzyılda Fransa, Almanya ve İngiltere’de, gişe hasılatını gözetmeyen bir “bağımsız tiyatro” hareketi doğdu. 1887’de Fransa’da Andre Antoine’ın kurduğu Theatre-Libret Özgür Tiyatro, Almanya’da Otto Brahm’ın Frei Bühne’si Özgür Sahne ve İngiltere’de Jacob Grein’ın Independent Theatre Club’ı Bağımsız Tiyatro Kulübü başta Ibsen olmak üzere, Hauptmann, Strindberg, Lev Tolstoy ve George Bernard Shaw gibi eleştirel ve karamsar yazarların oyunlarını sahnelemeyi üstlendi. Tiyatroda doğalcılığın bir başka önemli ürünü de Rusya’da 1898’di kurulan Moskova Sanat Tiyatrosu’ydu. Çehov’un oyunlarını sahnelemesiyle ünlenen bu tiyatronun kurucusu Konstantin Stanislavski, son derece ayrıntılı ve planlı bir hazırlığa ve uzun prova süresine dayalı yönetim anlayışıyla tiyatroda “gerçeklik yanılsamasını” kusursuzlaştırdı. ÇAĞDAŞ TİYATRO Batı tiyatrosu bugün de genel olarak Stanislavski’nin sahne düzeni ve oyunculuk anlayışına dayalı bir gerçekciliği sürdürmekle birlikte, 20. yüzyılın ilk yarısında dışavurumculuk, gelecekçilik ve Bertolt Brecht’in epik tiyatrosu gibi gerçekçilik karşıtı akımlar da etkili oldu. Bu akımların hepsi farklı amaçlar ve yöntemlerle de olsa, sanatın gerçeği yansıttığı düşüncesine karşı çıktılar; doğallık yanılsamasını kırarak sanatın doğal değil yapılmış bir şey olduğunu savundular. Geliştirdikleri deneysel teknikler tiyatroyu bir vakit geçirme ve eğlenme aracı olmaktan çıkardığı için de çoğu zaman seyirci çekemedi, hatta skandallara yol açtı. Bu yeni akımların bir başka özelliği de, oyun yazarları kadar sahne tasarımcıları ve yönetmenlerin de öne çıkması, kuramcı kimliğini kazanmalarıydı. Deneysel tiyatro üzerinde etkili olmuş kuramcıların başında, İsveçli tasarımcı Adolphe Appia gelir. Appia, sahnenin bir gerçeklik atmosferi veren “sahici” dekor öğeleriyle doldurulmasına karşı çıkıyor, bunun yerine yapıtın “ruhunu” ortaya koyacak yalın bir sahne düzeni öneriyordu. Doğalcı ayrıntıların yerine, dikkati oyuncunun jestleri üzerinde toplayacak ve dramatik gerilimi çıplak bir biçimde dışa vuracak basit bir dekor gerekliydi. Appia’nın dışavurumcu görüş leri, İngiliz yönetmen Gordon Craig tarafından daha da geliştirildi. Craig, sahnede soyutlamayı uç noktasına götürdü; duygusal ve görsel değil, tinsel ya da zihinsel bir etki yaratmak için son derece öznel bir ışıklandırma yöntemi yarattı. Tek bir gotik sütunun, sahneye bir kilise havası vermekte ayrıntılı bir mukavva kilise dekorundan çok daha etkili olacağını düşünüyordu. Craig’e göre, tiyatro ve oyunculuk simgesel düzeni bozmamalıydı. Craig ve Appia’nın görüşleri, çok geniş bir uygulama alanı bulamadı. Yalnızca Avusturyalı yönetmen Max Reinhardt, Craig’in soyutlamaya dayalı dışavurum anlatımıyla canlı ve renkli bir oyun anlayışı arasında bir uzlaşma noktası yakalayabildi. Rusya’da da 1917 Devrimi’nden sonra, kısa bir süre için, Stanislavski’nin doğalcı anlatımına karşı olan deneysel anlayışlar tiyatroya egemen oldu. Bu dönemde en etkili yönetmen, daha önce Stanislavski’nin yanında oyunculuk yapan Vsevolod Meyerhold’du. Craig’in izinden giden Meyerhold, dekorda soyutluğu daha işlevselci bir yöne çekti. Biyomekanik oyunculuk adını verdiği yöntemle oyuncuların özel kişiliklerini silmeye ve oynuculuğu bir dizi kimliksiz fiziksel harekete indirgemeye çalıştı. Sahnenin doğal bir ortam değil, tiyatro amacıyla kurulmuş yapma bir düzen olduğunu açıkça belirtmek için, vida ve çivileri gizlenmemiş dekor öğeleri kullandı. 1918’de, ilk Sovyet oyunu olan, gelecekçi şair Mayakovski’nin Misteriya-buff’uru Kutsal Güldürü sahneleyen de Meyerhold’du. Gelecekçilik, Rusya’dakinin tam karşıtı bir siyasal görüşü savunmakla birlikte, İtalya’da da ektiliydi. İtalyan gelecekçileri, makine çağının hızını, şiddetini, mekanikliğini kutsayan ve seyirciyle oyun arasındaki görünmez duvarı yıkmaya yönelen kışkırtıcı gösteriler düzenlediler. 1921’de Bağımsız Deneysel Tiyatro’yu kuran Anton Giulio Bragaglia deneysellikle izlenebilirlik arasında bir denge oluşturmaya çalıştı. Modernizmin Almanya’daki biçimi, dışavurumculuktu. Bu akım ilk örneklerini Strindberg’in son oyunlarında, Frank Wedekind’in sahne ve kabare için yazdığı ve bestelediği şarkılı oyunlarda vermişti. Dışavurumculuk, hem bireyin kendi ruhsal potansiyelini topluma karşı gerçekleştirmesini önerdiği, hem de bunun olanaksız olduğunu söylediği için, sahnede gerilimi, çatışmayı ifade eden öğelere önem veriyordu. Sanatın gösterdiği gerçeklik, dış dünyanın değişmez yüzü değil, insanın gerilen ve kaynaşan iç dünyasıydı. Bu akımın daha siyasal bir kolu da vardı; 1918 ayaklanmasına aktif olarak katılan sosyalist şair Ernst Toller’in Die Maschinenstürmer 1922; Makine Kırıcıları bu eğilimin en tipik örneğiydi. Dışavurumcu tiyatro, yazarlardan çok, yönetmenlerle etkili oldu. Daha sonra Brecht’le birlikte epik tiyatro deneyine katılan Erwin Piscator, 1920’lerde, makineleri hem birer dekor öğesi hem de sahne teknolojisi olarak kullandığı oyunlarda, insanın artık yaşamadığını, ama mekanik dünyanın bir tür insani daha doğrusu, şeytani canlılık kazandığını gösterebilmişti. Fransa’da ise deneysel tiyatro fazla gelişmedi. Bunun bir nedeni, modernizmin Fransa’ya özgü biçimi olan gerçeküstücülüğün tiyatroya fazla önem vermemesi ve sanatını da zaten seyirlik bir gösteri biçiminde gerçekleştirmesiydi. Öte yandan, yeni akımlardan etkilenen oyun yazarları ve yönetmenler de, Almanya ve Rusya’da olduğu gibi oyunculuk sanatını sarsmaya çalışmıyorlar, tam tersine oyuncuyu öne çıkaran eski commedia dell’arte geleneğini sürdürüyorlardı. Fransa’da, 20. yüzyılın ilk yarısında Georges Feydeau’nun bulvar komedileri popülerdi. Buna karşılık, Jacques Copeau, Louis Jouvet, Charles Dullin ve Georges Pitoeff gibi yönetmenler, seyircisiz kalma noktasına düşmeden, tiyatronun da bir sanat olduğu iddiasını elden bırakmadılar. Özellikle Pitoeuff, Almanya’dakine koşut bir biçimde, dikkati oyunun düşünsel içeriği üzerinde toplamak amacıyla dekor ve oyunculuğu süsleme öğelerinden arındırdı. İngiliz tiyatrosu, kara Avrupa’sındaki deneylerden uzak durdu. Yüzyıl başında, Bernard Shaw’un sahneyi bir felsefi ve siyasal tartışma arenasına dönüştüren oyunları ilgi çekiyordu. Granville-Barker da Shakespeare oyunlarını sadeleştirdi, geleneksel yorumlardaki tumturaklı ve ağır havayı eledi. Amerikan tiyatrosu bu dönemde aslında bir eğlence endüstrisi durumundaydı; gene de ülkenin ilk önemli oyun yazarı olan Eugene O’Neill’in yapıtları 1920’lerde sahnelenmeye başladı. İrlanda’da da J. M. Synge ve Seah O’Casey’in oyunları, yüzyıl başlarındaki toplumsal ve ruhsal çalkantıyı yansıtıyordu. 20. tiyatrosunun en etkili adı, hiç kuşkusuz Bertolt Brecht’ti. Brecht’in epik tiyatro anlayışı ve ADC’de 1949’da kurduğu Berliner Ensemble, John Arden ve Edward Bond gibi İngiliz yönetmenleri de etkiledi. Tiyatroda yanılsamaya ve edebi anlatıma karşı tepkinin bir ifadesi de belgesel tiyatro ya da olgu tiyatrosu adı verilen anlayıştı. Burada, yaşanmış bir olay fazlaca değiştirilmeden ve belgelerle desteklenerek sahneye konuyordu. Peter Weiss’ın Ermittlung’u 1965; Soruşturma, 1971 bu tarzın en başarılı örneğiydi. 1980’lerde de İskoçya’da John McGrath’ın 784 adlı topluluğu bu anlayışı sürdürmektedir. 20. yüzyıl tiyatrosundaki bir başka önemli eğilim de , insanla dünya arasındaki uyumsuzluğu hem insanın, hem de dünyanın anlamının silindiği noktaya kadar götüren uyumsuzluk tiyatrosuydu. Beckett’in sıkıntılı ve hüzünlü kuklalara dönüşmüş insanların dünyasını anlatan tiyatrosu, Arthur Adamov ve Eugene Ionesco’nun daha fantastik denemeleri, İngiltere’de Harold Pinter’ın oyunları, eleştirmenlerce bu akım içinde değerlendirilir. Tarzın kökenleri, Fransız yazarı Alfred Jarry’nin 15 yaşındayen yazdığı kukla oyunu Ubu roi’ya 1896; Übü, 1963 değin götürülebilir. Uyumsuzluk tiyatrosu sahnedeki bütün görsel ve duyusal öğeleri en aza indirmişti. Buna karşılık, Antonin Artaud’nun vahşet tiyatrosu bu duyusal etkileri insanların bastırılmış güdülerini ayaklandırmak için kullanır. Bazı eleştirmenlerce uyumsuzluk tiyatrosu içinde değerlendirilen Jean Genet ve Fernando Arrabal’ın oyunları da kamçılayıcı gerginlikleriyle Artaud çizgisine daha yakındır. 1960’ladan sonra İngiltere ve ABD’de de seyirciyle oyuncu arasındaki mesafeyi kaldırmaya, tiyatronun dokunulmazlığını parçalamaya yönelen “alternatif tiyatro” hareketleri yaygınlaştı. Bunların en etkilileri, ABD’de Julian Beck ve Judith Malina’nın Living Theatre’ı Yaşayan Tiyatro ile İngiltere’de epik tiyatro uygulamasını sürdüren George Devine’in İngiliz Sahne Topluluğuy’du. Arnold Wesker, John Osborne ve John Arden gibi yeni oyun yazarlarının yapıtları Devine’in tiyatrosunda sahnelendi. Deneysel tiyatronun Avrupa’daki öncülerinden biri ise, seyircinin oyuna katılmasını savunarak hem Avrupa, hem de ABD’deki deneysel tiyatro topluluklarını etkileyen Polonyalı yönetmen Jerzy Grotowski’ydi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’de Laurence Olivier ve John Gielgud gibi Shakespeare yorumcuları, geleneksel tiyatroyu sürdürerek yeni bir klasik oyuncu kuşağının yetişmesini sağladılar. 1961’de Kraliyet Shakespeare Topluluğu’nu kuran Peter Book da, deneycilikle seyirci zevkini uzlaştırabilmiş yönetmenlerden biridir. Aynı dönemde Fransa’nın önemli yönetmenleri arasında, yönetmenin yaratıcılığına ağırlık veren tümel tiyatro anlayışını geliştiren oyuncu ve yönetmen Jean Vilar’ı anmak gerekir. Almanca konuşan ülkelerde ise 1960’lar ve sonrasında Max Frisch, Friedrich Dürrenmatt, Peter Weiss ve Peter Handke gibi yazarlar karamsar bir dünya görüşünü ilerici bir siyaset anlayışıyla birleştirmeye çalıştılar. TİYATRO Bir öyküyü, sahne olarak ayrılmış bir yerde, oyuncuların söz ve hareketleriyle canlandırma sanatı. Tiyatro sözcüğü Yunanca’da “seyirlik yeri” anlamına gelen theatron’dan türetilmiş, dilimize İtalyanca’daki teatro sözcüğünden geçmiştir. Günümüzde modern bir tiyatro binası başlıca üç bölümden oluşur. •İzleyicilerin oturarak oyunu izlediği oditoryum; •Oyunun sergilendiği sahne; •Sahnenin iki kenarında ve arkasında, çeşitli dekor ve gereçlerin bulunduğu sahne arkası ya da kulis. TİYATRONUN KÖKENİ Tiyatro da başka sanatlar gibi dinsel törenlerden doğmuş, sonra dinden bağımsızlaşarak sanatlaşmıştır. Kökeninde, ilkel insanın doğa olaylarını kendi bedensel hareketleriyle simgesel olarak temsil etme çabaları yatar. Avrupa’da Üst Paleolitik Çağdan 40-10 bin yıl önce kalma mağara resimlerinde, ellerine ve yüzlerine hayvan postları geçirmiş insanların ritmik hareketler yaptığı görülmektedir. Bunlar, maske ve köstüm kullanımının, dolayısıyla tiyatronun ilk örneği sayılır. Maske, kişinin kendi kimliğinin aşarak başka kimlikleri ve daha genel varlık biçimlerini temsil etmesinin en etkin yollarından biridir. İlkel toplulukların animist inançlarına göre, yinelenen doğal olayların ruhları, kişilikleri vardı; bu kişiler, sonradan tapınma nesnelerine, tanrılara dönüştü. İnsanlar, belli zamanlarda yapılan törenlerde bu tanrıları temsil eden maskelere bürünerek kendi yaşamlarını etkileyen doğa olayları üzerinde denetim kurmaya çalıştılar. Yağmur yağdırmak ya da avda başarılı olmak için yapılan törenler danslar, Kurallı oyunun ilk örneğiydi. Eski inançların hemen hepsi görülen “ölme ve yeniden dirilme” teması da, insanlara verdiği kılık değiştirme ve kişileştirme olanaklarıyla, tiyatronun çıkış noktalarından biriydi. Mevsimlerin dönüşü, kışın bahara dönüşmesi gibi yinelenen doğa olayları, eski yılı temsil eden kralın yeni yılın kralın karşısında yenik düştüğü bir törensel boğuşmayla temsil ediliyordu. Başlangıçta canlı insanların kurban edildiği bu boğuşma ve ölümler zamanla simgeleşti, iki ayrı gücün çatışması da yerini tek bir gücün ölüm ve yeniden dirilme törenine bıraktı. Bazı başka kuramlara göre ise tiyatronun kaynağı şamanist inançlardır. Şamanist törenlerin özelliği, izleyici ya da katılımcılara, tanrısal gücün simgesi yerine kendisini göstermesiydi. Bu törenlerde belirli kurallara uygun davranışlarla kendinden geçen şaman, öte dünya ile bu dünya arasında bir aracı rolü üstlenmektedir. Tiyatro, bugün de kökenindeki bu iki eğilimin izlerini taşır, bu iki eğilim arasındaki gerilimden güç alır Bir yanda doğa güçlerini simgesel olarak canlandırma, temsil etme işlevi; öte yanda, doğaüstü güçlerin görünmesine aracılık etme işlevi. Doğaya öykünme kuramına göre, tiyatronun en önemli öğesi kılık değiştirmedir. ANTİK ÇAĞ Tiyatro ilk kez IO 6. yüzyılda Yunan toplumunda dinsel törenden özerkleşerek bir sanat türü haline geldi; dinsel ya da pratik ölçütlerle değil, estetik ölçütlerle değerlendirilen bir “oyun” a dönüştü. Yunan toplumunda tiyatronun öncülü, şarap, bereket ve bitkiler tanrısı Dionysos’u kutsamak için yapılan Bacchanolia şenliklerinde bir koronun söylediği dithyramboy şarkılarıydı. Koro, bu şarkılarda, farkı kişilerin konuşmasını canlandırmak için söz ve tavır değişikliğinden yararlanıyordu. Daha sonra, oyuncu ve oyun yazarı Thespis, koronun karşısına, farklı kişilikleri farklı maskelerle temsil eden bir oyuncu koydu. Böylece daha karmaşık konular ele alınabiliyor, farklı anlatım biçimleri denenebiliyordu. İÖ 534’te Atina’daki ilk tiyatro şenliğinde, Thespis’in bir tragedyası ödül kazandı. Bu tarihten sonrada tragedyalar Dionysos şenliklerinin bir parçası olarak gelenekselleşti. İÖ 5. yüzyılın ilk yarısında, Aiskhylos, koroyu 50 kişiden 12 kişiye indirerek ve ikinci bir oyuncu ekleyerek bugünkü Batı tiyatrosunun da temelini attı. Artık birden fazla kişi arasında yaşanan bir olayın, bir ilişkinin, sahnede canlandırılması olanağı doğmuştu. Aiskhylos, tragedyayı Dionysos cümbüşündeki azgın ve utançsız kökeninden de kopardı. Tiyatro önemli kişilerin başından geçen önemli olayları yüceltmiş bir üslupya temsil etme sanatı haline geldi. Efsaneleri, mitleri ve efsaneleşecek kadar eski olayları işleyen tragedyanın dinsel, ahlaki ya da siyasi bir mesaj vermesi, toplumu ve evreni bir bütün olarak temsil etmesi bekleniyordu. Hiyerarşik bir evrendi bu En üstte tanrılar katı yer alıyor, altta ölümün, sürgünün ve cezanın yurdu bulunuyor, bu ikisinin ortasında da oyunun, dramatik eylemin gerçekleştiği yuvarlık sahneyle temsil edilen insanların dünyası duruyordu. Tragedya, daha sonra Sophokles ve Euripides tarafından daha da geliştirildi, gerçekçi gözlem öğeleri katılarak Aiskhylos’taki soyutluğundan bir ölçüde uzaklaştırıldı. Komedya ise İÖ 486’dan başlayarak Atina’da Lenia kış şenliğinde yapılan yarışmalarla yaygınlık kazandı. Yunanca Komos sözcüğünden türeyen komedya, Dionysosçu kökenlerine tragedyadan çok daha bağlı kaldı. İÖ 6. yüzyıldan sonra Yunan egemen sınıfları arasında gözden düştüğü halde köylülerin ve yoksul halkın yaşamında önemini koruyan soytarılık, hokkabazlık, herkesin birbiriyle utançsızca çiftleştiği bahar ayinleri gibi avam öğeler, komedyada önemli yer tutuyordu. Dili de konuşma diline yakındı. Eski Komedya’nın en büyük temsilcisi Aristophanes’in oyunları, siyasal ve toplumsal yergicilikleriyle ahlaki bir görev de üstlenmişlerdir. Euripides’in İÖ 406’da ölümünden ve Atina’nın İÖ 404’te yenilgisinden sonra tragedya iyice geriledi ve komedya en popüler tür haline geldi. İÖ 320’den sonra, Büyük İskender döneminde ortaya çıkan Yeni Komedya eskisinden oldukça farklıydı. Mitolojik öğelerin yerini genç Atinalıların erotik serüvenleri ve aile yaşamları almış, eski şen, cümbüşlü ve grotesk üslup da daha gerçekçi ve yumuşak bir anlatıma dönüşmüştür. Bu dönemden günümüze yalnızca Menandros’tan bazı parçalar kalmıştır. Eski Yunan tiyatrosunun önemli bir özelliği kamusallığıdır. Oyunları ortalama 10 bin ile 20 bin seyirci aynı anda izleyebiliyordu. Eski Yunan oyunları, Sofokles’in trajedileriyle teknik yetkinliğe ulaşmıştır. Sofokles oyunlarında dekor kullanan ilk tiyatro yazarıdır. Aiskhylos, Sofokles ve Euripides konularını mitolojisinden alan oyunlar yazmıştır. Bu üç yazar, sonradan Aristo’nun Poetika adlı yapıtında belirlediği kurallara uygun oyunlar yazmışlardır. Bu kurallardan biri zaman, yer ve eylemde birliktir. Eski Yunan komedisinin tanınmış yazarlarından Aristofanes, oyunlarında dönemin siyaset adamlarının ve düşünürlerinin yanlış tutumlarını alaya almıştır. ROMA TİYATROSU Roma, tiyatroya özgü bir katkı yapmaktan çok Yunan tiyatrosunu taklit etmekle yetinmiştir. Bununla birlikte, Roma toplumunun estetik bir eşiği aşamayan, ama belli bir canlılığı sürdüren yöresel bir oyun geleneği vardır. Bunlardan biri, yöresel hasat şenlikleri ve evlilik törenlerinde hokkabaz-oyuncu- şarkıcıların söylediği ve belli bir temsil öğesini de barındıran carmina Fescenninay’dı. Güney İtalya’da doğan ve IO 3. yüzyılda Roma’da yaygınlaşan bir başka yöresel türde fabula Atellanay’dı. Fars, parodi ve siyasal taşlama öğelerini içeren bu oyunlar, İtalyan tiyatrosuna palyaço Maccus ve budala Bucca gibi tipler kazandırdı. Bir Yunana oyununu Latinceye çevirerek Yunan tiyatrosunu Roma’ya tanıtan kişi Yunanlı Livius Andronicus’tur. İlk Romalı oyun yazarı olan Naevius, fabula palliata adı verilen türün de kurucusudur. İÖ 2. yüzyılda Roma tiyatrosunun en önemli iki temsilcisi, Plautus ve Terentius, Yunan, Yeni Komedyası’nı, Roma toplumuna uyarladı. Ama Roma’da tiyatroya gidenler, özelliklede Terentius’un daha düşünsel içerikli oyunlarını izleyenler nüfusun sınırlı bir kesimini oluşturuyordu. Roma tiyatrosu, en baştan beri, Yunan kentlerinden daha büyük bir nüfusun incelmemiş, zevklerine cevap vermeye yönelikti. İzleyici çekmeyen oyunlara ayrılmış ödeneğin şenlik yöneticisince iptal edilebildiği bir ortamda, oynanan oyunlarda da gösteri öğeleri öne çıktı. Senecan’ın bu gelişmeye bir tepki olarak yazdığı oyunlar IS oynanmaktan çok, yüksek sesle okunmak için yazılmıştır. Roma döneminde tiyatro sanatı ile ilgili en önemli eser, Horatius’un Ars Poetika’sıdır. Ars Poetika’da, tiyatronun eğitici işlevi ve biçimsel düzeni hakkında açıklamalar yapılmıştır. Roma tiyatrosunun iki büyük komedya yazarı Plautus ve Terentius, Atina Yeni Komedyasından aldıkları konuları Romalının günlük yaşantısına, aile ilişkilerine uyarlamışlardır. Amaç, seyirciyi, günlük ilişkilerini yöneten kurallar korusunda eğitmektir. ORTAÇAĞ Hristiyanlık, geleneğin sürekliliğinin parçalandığı bir ortamda, kendi tiyatrosunu yoktan var etti, kendi inançlarından yeni bir tiyatro türetti. Ortaçağ, kilise tiyatrosunun yanı sıra akrobatların, soytarıların, hokkabazların tek kişilik ya da grup halinde yaptığı gösterilerde hem halk arasında hem de saraylarda ilgi görüyordu. Ama tiyatroyu yeniden kurallı bir oyuna, yani sanata dönüştüren, oyunun yazılı öğesini vurgulayan kilise oldu. Bunun ilk örnekleri, Kitabı Mukaddes’ten belli bölümlerin sahne etkileri de gözetilerek seslendirilmesiydi. Bu seslendirme daha sonra 10. yüzyılda oyuncular ve diyaloglarla gerçek bir canlandırmaya dönüştü. 13. yüzyıldan sonrada manastırların dışına yayıldı; artık kent yönetimleri de yapım giderlerini üstleniyordu. Dinsel tiyatronun manastır dışında gelişen birbirine bağlı bir dizi kısa oyunlardan oluşan dizilerdi ve 2-3 gün boyunca oynanıyordu. Gizem oyunlarının sahnelenmesini de loncalar gibi özel kentsel örgütler üstlenmiştir. Her lonca, kendi zaanatıyla ilişkili olan bir oyunun giderlerini karşılıyordu. Başlangıçta, oyunlar, “ev” adı verilen süslenmiş tahta platformlar üzerinde oynanıyordu. İtalya’da bir alanın ortasında oturan seyirciler, alanın çevresine yerleştirilmiş platformlar üzerinde oynanan oyunu izliyordu. İngiltere’de ise oyunlar araba gibi çekilen pagent adı verilen tekerlekli sahnelerde oynanıyordu. Gizem oyunları başlangıçta Latince diyaloglardan oluşurken, sonradan yerel diller yaygınlaştı. Bu da oyunların halk geleneğinden ve mizahi öğelerden yana zenginleşmesini sağladı. Dinsel tiyatronun öteki iki türünden biri mucize oyunları, öbürü ise ibret oyunlarıdır. İbret oyunları ilk kez İngiltere’de ortaya çıkmıştır. Ortaçağ tiyatro düşüncesi yeni bir görüş üretmemiş, türlerin ayrımı, ahlak eğitimi gibi antik dönem kuramcılarının düşüncelerini yinelemiş, tragedyada yıkımın yazgı olduğunu vurgulamıştır. Tiyatro düşüncesinin gelişmemiş olmasının nedeni, ortaçağda tiyatronun yasaklanması, din adamlarının tiyatronun zararları üzerinde bildiriler yayımlamış olmalarıdır. RÖNESANS Rönesans tiyatrosu İtalya’da başladı, ama en önemli ürünlerini Rönesans’ı geç yaşayan İngiltere gibi ülkeler verdi. 15. yüzyılda İtalya’da Plautus, Terentius ve Seneca’nın oyunları yeniden okunmaya başlamıştır. Yüzyılın sonuna doğru bu yazarların oyunları önce Roma, sonra Ferrara’da sahnelenmiştir. İtalyan Rönesans tiyatrosu, mimarlık açısından da klasik tiyatroya öykünüyordu. 1414’te, Romalı mimar Vitruvius’un Mimarlık Üzerine adlı kitabı keşfedildi ve Avrupa dillerine çevrildi. Bu yapıta dayanılarak İtalya’da Roma tiyatroları inşa edilmeye başladı. Bu çalışmaların ürünü olan Venedikli mimar Andrea Palladio’nun tasarlayıp 1585’te Vincenzo Scamozzi’nin tamamladığı Vicenzo’da ki Olimpico Tiyatrosu, Avrupa’nın günümüze ulaşan en eski kapalı tiyatrosudur. Scamozzi, geri plandaki kemerlerin arkasına, sokak sahnelerini gösteren üç boyutlu perspektif panoları yerleştirmişti. Rönesans tiyatrosunun en özgün yönlerinden bir de perspektife verdiği önemdir. Rönesans döneminin başında İtalyan tiyatrosu fazla kuralcı bir yola sapmış, klasik ölçülere ve Aristoteles’in zaman, mekan ve eylem birliği ölçütüne bağlı kalma adına uzun bir süre cansız ürünler vermiştir. Gene de Plautus’un açık saçık komedyaları, bu dönemde, Aristo ve Ruzzante gibi iki önemli yazara esin kaynağı oldu. İtalyan tiyatrosuna ulusal bir dil ve yerel karakterler kazandıran bu iki yazardan sonra, İtalyan’ın dünya tiyatrosuna en önemli katkısı olan Commedia dell’arte doğdu. Canlı bir halk tiyatrosu geleneğine dayanan ve farklı öğeleri bütünleştiren Commedia dell’arte edebi bir metne değil, doğaçlama oyunculuğuna dayanan bir tiyatro türüydü. Kökenleri ortaçağ cambazlığına, mime ve fabula Atellana’ya değin götürülebilecek olan Commedia dell’arte’nin yeniliği, topluluk oyununa dayanmasıydı. Sürekli bir arada çalışan ve çok uzun bir süre aynı rolü oynayan oyuncular, daha öncesi eşi görülmemiş bir virtüözlük düzeyine ulaşabiliyordu. Oyunlarda senaryo vardı, ama her oyuncu diyalogun kendine düşen bölümünü zaman içinde istediği gibi geliştirebiliyordu. Venedikli pinti tüccar Pantalone gibi bütün tiyatroya mal olacak tipleri Commedia dell’arte yarattı. Profesyonel kadın oyuncu kullanan ilk tiyatroda Commedia dell’arte’ydi. İtalyan tiyatrosu 16. yüzyılda sahneyi edebiyattan arındırırken, İspanya da tam tersini yaptı; tiyatroyu yeniden edebileştirdi, en önemli edebiyat ürünlerini tiyatro alanında verdi. İspanya Reform hareketinden etkilenmediği için, eski dinsel tiyatro, auto sacramental ayin oyunu adıyla devam etti. Bu tek perdelik oyunlar, öteki ülkelerde dinsel tiyatroyu gülünçleştiren öğelerden arındırıldığı için, İspanya’nın en iyi şairleri de bu alanda yeteneklerini denemekten çekinmediler. Ülkenin ilk sabit tiyatroları da, İspanyol edebiyatının Altın çağ olarak anılan bu dönemde yapıldı. İspanyol tiyatrosu, kendini klasikçiliğin kurallarıyla sınırlamamasıyla İtalyan tiyatrosundan farklıydı. Duyguya, lirizme, tutkulu eylemlere yer veriyordu. En önemli yazarları, orta sınıf törelerini ve entrikalarını konu alan özgün bir İspanyol türü olan perdelerin ve kılıç oyunu tarzında binden çok yapıt yazmış olan Lope de Vega ile İspanyol barok üslubunun en tipik temsilcisi olan Calderon’dur. İtalyan Rönesansı’nın etkisi İngiltere’de daha geç ve daha zayıf hissedildi. Bu yüzden, Elizabeth dönemi 1558- 1603 yalnızca tiyatroda değil, genel olarak edebiyatta özgün İngiliz geleneğinde kurulduğu yıllar oldu. Aslında bu dönemde İngiliz tiyatrosu karşıt etkilere açık durumdaydı Bir yandan Protestan kilisesinin nüfuzunu kırmak için Corpus Christi Yortusu’nu kutlamak yasaklanmış, bu da gizem ve ibret oyunlarının gerilemesine yol açmıştır. Öte yandan , saray tiyatroyu İngiliz ulusak kimliğini pekiştirmek içinde kullanmak istiyordu. Bütün bunlara karşı, Avrupa’daki düşünsel, ahlaki ve dinsel çatışmaların özgürleştirici etkisi de 16. yüzyılın sonuna doğru şiddetlendi. Bunun sonucunda ortaya tiyatro da bu gerilimli, yeniliklere açık ruh halini yansıtıyordu. İngiliz tiyatrosu, kendi özgün ortaçağ geleneğinden aldığı mirası kara Avrupa’sının daha incelmiş buluşlarıyla kaynaştırarak, saray tiyatrosunun sınırlarını aşan, toplumun her kesimine seslenebilen bir sanat türü yarattı. Marlovu’un, Shakespeare’nin, Beaumant ve Fletcher’in oyunlarını herkes izleyebiliyordu. İngiltere’de de ilk tiyatrolar, 1576’dan başlayarak Elizabeth döneminde kuruldu. Bu ilk tiyatrolar, daha önce oyunların sahnelendiği han avlularının biraz daha geliştirilmiş biçimiydi; seyirciler, üstü açık bir yapı içinde, yükseltilmiş bir tahta platformdan oluşan sahnenin üç yanında bulunan sıralarda oturuyordu. İzleyicilerle oyuncular arasındaki alış veriş, İtalyan tiyatrosundan daha fazlaydı. Buna karşılık biletler de daha ucuzdu. 1590’larda her tiyatro soylu bir kişinin desteğiyle işletiliyordu. İtalyan tiyatrosundan bir farkı da, kadın oyuncuların olmamasıdır. Kadın rollerini çoğu zaman erkek oyuncular üstleniyordu. Elizabeth’ten sonra gelen James döneminde 1603-25, tiyatro içerik olarak klasikçiliğe daha çok yaklaşırken, konu zenginliğini ve ufuk genişliğini de yitirmeye başladı. Bu dönemde, Ben Janson, John Ford, John Webster ve John Lyly gibi yazarlar zaman, mekan ve eylem birliği kurallarına önem verirken, trajedi ve komediyi de birbirinden daha kesin çizgilerle ayırdılar. 17. yüzyılın ortalarına doğru İngiliz tiyatrosu, maske ve dekor gibi görsel öğelere daha çok yer vermeye başlamıştı. 1642’deki burjuva devriminden sonra tiyatrolar kapatıldı ve sahne sanatı çok uzun bir süre eski canlılığına kavuşamadı. Fransa’da düzenli tiyatro toplulukları 16. yüzyılda yaygınlaşmıştır. Bunların repertuvarında, ibret ve mucize oyunları kadar, kaba bürlesk ve parodiler de yer alıyordu. Ama Fransa’nın öbür Avrupa ülkeleri gibi özgün bir yerel tiyatro geleneği yoktu. Bu yüzden İtalyan Rönesansı’nın etkisini kolayca benimsedi. 17. yüzyılda ülkenin güçlü bir merkezi yönetim altında birleşmesini sağlayan Başbakan Kardinal Richeliu, en gelişmiş sahne teknolojisini içeren bir tiyatro binası yaptırdı. Richeliu, trajedi ile komedinin birbirinden ayrılması, tiyatrodan traji-komik öğelerin atılması içinde çalıştı. Ama dönemin üç önemli yazarından biri olan Corneille’in Le Cid’i Kardinalin yerleştirmeye çalıştığı klasik birlik kurallarını hiçe sayan bir trajikomediydi. Corneille’in rakibi Racine ise klasikçi kuralların içinde kalarak trajediye romantik bir ton kazandırdı. Konularını Yunan-Roma mitolojisinden ve tarihten alan bu iki yazara karşılık Moliere, Fransız toplumunun gündelik yaşamından aldığı tiplerle kendi çağını aşan bir modern komedi anlayışının kurucusu oldu. Üstelik, dönemin en sevilen oyun yazarıydı. 17. yüzyılda Avrupa’nın başka ülkelerinde de ulusal tiyatrolar kuruldu. Ama, bunların çoğu, sınırlı bir izleyici kesimine seslenebilen saray tiyatroları olarak kalacaktı. Opera ve balede gene aynı dönemde, soylu sınıfın seyirlik sanatları olarak yüzyılın ikinci yarısında, İngiliz Restorasyon dönemi 1660-85 tiyatrosu Elizabeth dönemine geri dönmek istediyse de, İngiliz aristokrasisinin soğuk mizah anlayışını yansıtan bir töre komedisinden öteye gidemedi. Restorasyon tiyatrosunun en başarılı örneği sayılan William Congreve’in The Way of the World’ü Dünyanın Hali bile günümüzde sahnelenmektedir. İtalyan tiyatrosunun en önemli yazarı 18. yüzyılın ortasında bir çok komedi kaleme alan Carlo Goldoni’dir. ORTA SINIF TİYATROSUNUN DOĞUŞU 18. yüzyılın Avrupa tiyatrosuna getirdiği en büyük yenilik, yükselmeye başlayan orta sınıf için üretilen burjuva oyunlarıydı. Bu türün öncülüğünü Fransa’da Diderot, Almanya’da da Lessing yaptı. Orta sınıf tiyatrosu, ahlakçılığıyla Rönesans öncesi dinsel tiyatroyu andırıyor, ama konularını aile yaşamından alması ve duygusallığı ile daha modern bir ruh halini yansıtıyordu. İngiltere’de Georg Lillo, The London Merchantor, the History op George Barnwell 1731; Londralı Tüccar ya da George Barnwell’in öyküsü adlı yapıtında orta sınıftan kişilere yer vererek bir orta sınıf trajedisi yaratmayı denemiş, İtalya’da da Vittorio Alfieri oyunlarında eski Yunan öykülerinin içini güncel orta sınıf tutkularıyla doldurmuştu. Bu dönemde, klasik trajedi ve komedi, varlıklarını daha çok operada sürdürdüler. John Gay’in The Beggar’s Opera’sı 1728; Dilenci Operası popülerliğini daha sonra da koruyan bir şarkılı komediydi. Komedi, 18. yüzyılın en başarılı tiyatro yapıtlarının verildiği türdür. İngiltere’de Richard Steele’in, Nivelle de La Chausee’nin acıklı komedileri bugün de bulvar tiyatrolarınca sürdürülen bir türün ilk örnekleriydi. Buna karşılık, Oliver Goldsmith ve Richard Sheridan, Elizabeth dönemi ve sonrasının töre komedisini geliştiridiler. Eski canlılığı yitiren commedia dell’arte geleneği ise Fransa’da Marivaux, İtalya’da da Goldoni ve Gozzi’nin oyunlarıyla daha edebi ve düşünsel bir yaşama kavuştu. 18. yüzyıldan günümüze kalan en popüler komediler, Fransız oyun yazarı Beaumarchais’nin Le Barber de Seville’i 1775; Sevil Berberi, 1944 ile Le Mariage de Figaro’sudur. 19. YÜZYIL VE ROMANTİZM 19. Yüzyıl romantizm çağıydı. Romantizmin başarılı olduğu edebiyat türü ise tiyatro değil, şiirdi. Bununla birlikte, Almanya’da daha 18. yüzyılın sonlarından başlayarak oldukça iddialı bir romantik tiyatro ortaya çıktı. Yeni tarzın en başarılı değilse bile en sevilen örneklerini Friedrich Schiller verdi. Goethe de başlangıçta bu akım içinde yer almış ve ilk oyunu Götz von Berlichingen 1773; Demir Elli Şövalye von Berlichingen, 1933 ile coşkunluk akımının, yeni ruh halini yansıtan en güçlü belgelerden birini ortaya koymuştu. Kleist’in Prinz Fiedrich von Homburg’u da Alman romantik tiyatrosunun tipik ürünlerinden biriydi. Romantizm, tiyatroda güncel konuların, orta sınıf yaşamına özgü konuların yerini tarihin almasına yol açtı. Fransa’da Hugo’nun Hermani’si ve Alfred de Musset’nin bazı oyunları, bu tarihsel duyarlığı yansıtıyordu. Almanya’da yüzyılın ikinci yarısında Wagner’in bütün sanatları birleştirmeyi amaçlayan müzik dramları da tarihselciliğin atavizme doğru gerileme eğilimini temsil eder. Gerek Hugo’nun, gerekse Wagner’in yapıtlarında, sahnelemeyi son derece güçleştiren bir “insanüstü hacimler yaratma” tutkusu görülür. 19. yüzyılda tiyatroda daha hafif tarzlar da ortaya çıktı. Bürlesk, burletta şarkılı fars ve vodvil bu dönemin en yaygın türleriydi. Eugene Scribe karakter gelişiminden çok entrikaya uyarak yazdığı için “iyi kurulu oyun” olarak adlandırılan 400’e yakın yapıtıyla Paris sahnelerinde geniş bir seyirci kalabalığı toplayabildi. Eugene-Marin Labiche aynı yöntemi fars türüne uyguladı, Scribe’in bir başka öğrencisi Victorien Sardou da oyunlarının yüzeyselliğine karşın ünlü oyuncu Sarah Bernhardt’ın oyunculuğundan yararlanabildi. 19. yüzyılda tiyatro sanatını sürdürenler yazarlardan çok, oyuncu-yönetmenlerdi. Bernhardt’ın yanı sıra, Charles Kean ve “sir” unvanını alan ilk oyuncu olan Henry Irving gibi oyuncular, yalnızca sıradan oyunlara değil, Shakespeare ve Racine’in yapıtlarına kendi damgalarını basarak bir yorum olduğunu kanıtladılar. 19. yüzyıl sonunda tiyatroda yeniden daha “ciddi” eğilimler ortaya çıktı. Norveç’te Ibsen’in, İsveç’te Strindberg’in, Rusya’da Çehov’un oyunlarıyla tiyatro edebi değerini yeniden kazandı. Her üç yazar da edebiyata gerçeklik akımının içinde başlayıp daha sonra simgecilik, izlenimcilik ve dışavurumculuk gibi modernist akımların ilk örnekleri sayılan yapıtlar verdiler. Gene aynı dönemde Almanya’da Gerhart Hauptmann ile Rusya’da Maksim Gorki, kapitalizmin insan yaşamında yol açtığı yıkımı gösteren oyunlarıyla tiyatroda doğalcılığın başlıca temsilcisi oldular. Varoluşun karanlık yüzüne işaret eden bu tür oyunlar kolayca seyirci çekmediği için, 19. yüzyılda Fransa, Almanya ve İngiltere’de, gişe hasılatını gözetmeyen bir “bağımsız tiyatro” hareketi doğdu. 1887’de Fransa’da Andre Antoine’ın kurduğu Theatre-Libret Özgür Tiyatro, Almanya’da Otto Brahm’ın Frei Bühne’si Özgür Sahne ve İngiltere’de Jacob Grein’ın Independent Theatre Club’ı Bağımsız Tiyatro Kulübü başta Ibsen olmak üzere, Hauptmann, Strindberg, Lev Tolstoy ve George Bernard Shaw gibi eleştirel ve karamsar yazarların oyunlarını sahnelemeyi üstlendi. Tiyatroda doğalcılığın bir başka önemli ürünü de Rusya’da 1898’di kurulan Moskova Sanat Tiyatrosu’ydu. Çehov’un oyunlarını sahnelemesiyle ünlenen bu tiyatronun kurucusu Konstantin Stanislavski, son derece ayrıntılı ve planlı bir hazırlığa ve uzun prova süresine dayalı yönetim anlayışıyla tiyatroda “gerçeklik yanılsamasını” kusursuzlaştırdı. ÇAĞDAŞ TİYATRO Batı tiyatrosu bugün de genel olarak Stanislavski’nin sahne düzeni ve oyunculuk anlayışına dayalı bir gerçekciliği sürdürmekle birlikte, 20. yüzyılın ilk yarısında dışavurumculuk, gelecekçilik ve Bertolt Brecht’in epik tiyatrosu gibi gerçekçilik karşıtı akımlar da etkili oldu. Bu akımların hepsi farklı amaçlar ve yöntemlerle de olsa, sanatın gerçeği yansıttığı düşüncesine karşı çıktılar; doğallık yanılsamasını kırarak sanatın doğal değil yapılmış bir şey olduğunu savundular. Geliştirdikleri deneysel teknikler tiyatroyu bir vakit geçirme ve eğlenme aracı olmaktan çıkardığı için de çoğu zaman seyirci çekemedi, hatta skandallara yol açtı. Bu yeni akımların bir başka özelliği de, oyun yazarları kadar sahne tasarımcıları ve yönetmenlerin de öne çıkması, kuramcı kimliğini kazanmalarıydı. Deneysel tiyatro üzerinde etkili olmuş kuramcıların başında, İsveçli tasarımcı Adolphe Appia gelir. Appia, sahnenin bir gerçeklik atmosferi veren “sahici” dekor öğeleriyle doldurulmasına karşı çıkıyor, bunun yerine yapıtın “ruhunu” ortaya koyacak yalın bir sahne düzeni öneriyordu. Doğalcı ayrıntıların yerine, dikkati oyuncunun jestleri üzerinde toplayacak ve dramatik gerilimi çıplak bir biçimde dışa vuracak basit bir dekor gerekliydi. Appia’nın dışavurumcu görüş leri, İngiliz yönetmen Gordon Craig tarafından daha da geliştirildi. Craig, sahnede soyutlamayı uç noktasına götürdü; duygusal ve görsel değil, tinsel ya da zihinsel bir etki yaratmak için son derece öznel bir ışıklandırma yöntemi yarattı. Tek bir gotik sütunun, sahneye bir kilise havası vermekte ayrıntılı bir mukavva kilise dekorundan çok daha etkili olacağını düşünüyordu. Craig’e göre, tiyatro ve oyunculuk simgesel düzeni bozmamalıydı. Craig ve Appia’nın görüşleri, çok geniş bir uygulama alanı bulamadı. Yalnızca Avusturyalı yönetmen Max Reinhardt, Craig’in soyutlamaya dayalı dışavurum anlatımıyla canlı ve renkli bir oyun anlayışı arasında bir uzlaşma noktası yakalayabildi. Rusya’da da 1917 Devrimi’nden sonra, kısa bir süre için, Stanislavski’nin doğalcı anlatımına karşı olan deneysel anlayışlar tiyatroya egemen oldu. Bu dönemde en etkili yönetmen, daha önce Stanislavski’nin yanında oyunculuk yapan Vsevolod Meyerhold’du. Craig’in izinden giden Meyerhold, dekorda soyutluğu daha işlevselci bir yöne çekti. Biyomekanik oyunculuk adını verdiği yöntemle oyuncuların özel kişiliklerini silmeye ve oynuculuğu bir dizi kimliksiz fiziksel harekete indirgemeye çalıştı. Sahnenin doğal bir ortam değil, tiyatro amacıyla kurulmuş yapma bir düzen olduğunu açıkça belirtmek için, vida ve çivileri gizlenmemiş dekor öğeleri kullandı. 1918’de, ilk Sovyet oyunu olan, gelecekçi şair Mayakovski’nin Misteriya-buff’uru Kutsal Güldürü sahneleyen de Meyerhold’du. Gelecekçilik, Rusya’dakinin tam karşıtı bir siyasal görüşü savunmakla birlikte, İtalya’da da ektiliydi. İtalyan gelecekçileri, makine çağının hızını, şiddetini, mekanikliğini kutsayan ve seyirciyle oyun arasındaki görünmez duvarı yıkmaya yönelen kışkırtıcı gösteriler düzenlediler. 1921’de Bağımsız Deneysel Tiyatro’yu kuran Anton Giulio Bragaglia deneysellikle izlenebilirlik arasında bir denge oluşturmaya çalıştı. Modernizmin Almanya’daki biçimi, dışavurumculuktu. Bu akım ilk örneklerini Strindberg’in son oyunlarında, Frank Wedekind’in sahne ve kabare için yazdığı ve bestelediği şarkılı oyunlarda vermişti. Dışavurumculuk, hem bireyin kendi ruhsal potansiyelini topluma karşı gerçekleştirmesini önerdiği, hem de bunun olanaksız olduğunu söylediği için, sahnede gerilimi, çatışmayı ifade eden öğelere önem veriyordu. Sanatın gösterdiği gerçeklik, dış dünyanın değişmez yüzü değil, insanın gerilen ve kaynaşan iç dünyasıydı. Bu akımın daha siyasal bir kolu da vardı; 1918 ayaklanmasına aktif olarak katılan sosyalist şair Ernst Toller’in Die Maschinenstürmer 1922; Makine Kırıcıları bu eğilimin en tipik örneğiydi. Dışavurumcu tiyatro, yazarlardan çok, yönetmenlerle etkili oldu. Daha sonra Brecht’le birlikte epik tiyatro deneyine katılan Erwin Piscator, 1920’lerde, makineleri hem birer dekor öğesi hem de sahne teknolojisi olarak kullandığı oyunlarda, insanın artık yaşamadığını, ama mekanik dünyanın bir tür insani daha doğrusu, şeytani canlılık kazandığını gösterebilmişti. Fransa’da ise deneysel tiyatro fazla gelişmedi. Bunun bir nedeni, modernizmin Fransa’ya özgü biçimi olan gerçeküstücülüğün tiyatroya fazla önem vermemesi ve sanatını da zaten seyirlik bir gösteri biçiminde gerçekleştirmesiydi. Öte yandan, yeni akımlardan etkilenen oyun yazarları ve yönetmenler de, Almanya ve Rusya’da olduğu gibi oyunculuk sanatını sarsmaya çalışmıyorlar, tam tersine oyuncuyu öne çıkaran eski commedia dell’arte geleneğini sürdürüyorlardı. Fransa’da, 20. yüzyılın ilk yarısında Georges Feydeau’nun bulvar komedileri popülerdi. Buna karşılık, Jacques Copeau, Louis Jouvet, Charles Dullin ve Georges Pitoeff gibi yönetmenler, seyircisiz kalma noktasına düşmeden, tiyatronun da bir sanat olduğu iddiasını elden bırakmadılar. Özellikle Pitoeuff, Almanya’dakine koşut bir biçimde, dikkati oyunun düşünsel içeriği üzerinde toplamak amacıyla dekor ve oyunculuğu süsleme öğelerinden arındırdı. İngiliz tiyatrosu, kara Avrupa’sındaki deneylerden uzak durdu. Yüzyıl başında, Bernard Shaw’un sahneyi bir felsefi ve siyasal tartışma arenasına dönüştüren oyunları ilgi çekiyordu. Granville-Barker da Shakespeare oyunlarını sadeleştirdi, geleneksel yorumlardaki tumturaklı ve ağır havayı eledi. Amerikan tiyatrosu bu dönemde aslında bir eğlence endüstrisi durumundaydı; gene de ülkenin ilk önemli oyun yazarı olan Eugene O’Neill’in yapıtları 1920’lerde sahnelenmeye başladı. İrlanda’da da J. M. Synge ve Seah O’Casey’in oyunları, yüzyıl başlarındaki toplumsal ve ruhsal çalkantıyı yansıtıyordu. 20. tiyatrosunun en etkili adı, hiç kuşkusuz Bertolt Brecht’ti. Brecht’in epik tiyatro anlayışı ve ADC’de 1949’da kurduğu Berliner Ensemble, John Arden ve Edward Bond gibi İngiliz yönetmenleri de etkiledi. Tiyatroda yanılsamaya ve edebi anlatıma karşı tepkinin bir ifadesi de belgesel tiyatro ya da olgu tiyatrosu adı verilen anlayıştı. Burada, yaşanmış bir olay fazlaca değiştirilmeden ve belgelerle desteklenerek sahneye konuyordu. Peter Weiss’ın Ermittlung’u 1965; Soruşturma, 1971 bu tarzın en başarılı örneğiydi. 1980’lerde de İskoçya’da John McGrath’ın 784 adlı topluluğu bu anlayışı sürdürmektedir. 20. yüzyıl tiyatrosundaki bir başka önemli eğilim de , insanla dünya arasındaki uyumsuzluğu hem insanın, hem de dünyanın anlamının silindiği noktaya kadar götüren uyumsuzluk tiyatrosuydu. Beckett’in sıkıntılı ve hüzünlü kuklalara dönüşmüş insanların dünyasını anlatan tiyatrosu, Arthur Adamov ve Eugene Ionesco’nun daha fantastik denemeleri, İngiltere’de Harold Pinter’ın oyunları, eleştirmenlerce bu akım içinde değerlendirilir. Tarzın kökenleri, Fransız yazarı Alfred Jarry’nin 15 yaşındayen yazdığı kukla oyunu Ubu roi’ya 1896; Übü, 1963 değin götürülebilir. Uyumsuzluk tiyatrosu sahnedeki bütün görsel ve duyusal öğeleri en aza indirmişti. Buna karşılık, Antonin Artaud’nun vahşet tiyatrosu bu duyusal etkileri insanların bastırılmış güdülerini ayaklandırmak için kullanır. Bazı eleştirmenlerce uyumsuzluk tiyatrosu içinde değerlendirilen Jean Genet ve Fernando Arrabal’ın oyunları da kamçılayıcı gerginlikleriyle Artaud çizgisine daha yakındır. 1960’ladan sonra İngiltere ve ABD’de de seyirciyle oyuncu arasındaki mesafeyi kaldırmaya, tiyatronun dokunulmazlığını parçalamaya yönelen “alternatif tiyatro” hareketleri yaygınlaştı. Bunların en etkilileri, ABD’de Julian Beck ve Judith Malina’nın Living Theatre’ı Yaşayan Tiyatro ile İngiltere’de epik tiyatro uygulamasını sürdüren George Devine’in İngiliz Sahne Topluluğuy’du. Arnold Wesker, John Osborne ve John Arden gibi yeni oyun yazarlarının yapıtları Devine’in tiyatrosunda sahnelendi. Deneysel tiyatronun Avrupa’daki öncülerinden biri ise, seyircinin oyuna katılmasını savunarak hem Avrupa, hem de ABD’deki deneysel tiyatro topluluklarını etkileyen Polonyalı yönetmen Jerzy Grotowski’ydi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere’de Laurence Olivier ve John Gielgud gibi Shakespeare yorumcuları, geleneksel tiyatroyu sürdürerek yeni bir klasik oyuncu kuşağının yetişmesini sağladılar. 1961’de Kraliyet Shakespeare Topluluğu’nu kuran Peter Book da, deneycilikle seyirci zevkini uzlaştırabilmiş yönetmenlerden biridir. Aynı dönemde Fransa’nın önemli yönetmenleri arasında, yönetmenin yaratıcılığına ağırlık veren tümel tiyatro anlayışını geliştiren oyuncu ve yönetmen Jean Vilar’ı anmak gerekir. Almanca konuşan ülkelerde ise 1960’lar ve sonrasında Max Frisch, Friedrich Dürrenmatt, Peter Weiss ve Peter Handke gibi yazarlar karamsar bir dünya görüşünü ilerici bir siyaset anlayışıyla birleştirmeye çalıştılar. Kaynak
Modern anlamda tiyatrodan önce Türk kültüründe yoğun bir şekilde geleneksel oyunlar olarak adlandırdığımız “Karagöz, Orta Oyunu ve Meddah” tiyatroları yer almaktaydı. Ancak Batı’ya kapımızı açtığımız ortalarından sonra edebiyatımızda modern tiyatronun ilk çalışmaları da başlar. Geleneksel oyunların yanında modern çalışmaların yer aldığı “Tanzimat Dönemi’nde Tiyatro” aslında yabancı ve yerli özellikleri iç içe Dönemi TiyatrosuBatı edebiyatlarından etkilenen sanatçılarımız birçok tür gibi tiyatronun da ülkemize gelmesini sağlamıştır. Ancak oyunların sergilenmesinin pahalı olması, ciddi bir hazırlık gerektirmesi ve sahne ihtiyaçlarından dolayı bu dönemde tiyatronun gelişmesi hızlı olmamıştır. Bu nedenle bu sanat dalının gelişmesi sanatçıların kişisel çabaları ve fedakarlıkları neticesinde Döneminde tiyatro alanında atılan ilk adımlar Batı edebiyatlarında yer alan oyunların birebir Türkçeye çevrilmesi ya da bizim kültürümüze uyarlanmasıyla olmuştur. Bu dönemde başta Ahmet Vefik Paşa olmak üzere sanatçılar özellikle Fransız yazar Molière’den yaptıkları çevirilerle bu alanda önemli adımlar atmışlardır. Yine Ahmet Vefik Paşa, Bursa valisi iken burada ilk tiyatro binasını yaptırmış, oyuncu kadrosu oluşturmuş ve yapmış olduğu çevirileri burada Edebiyatı’nda yazılan ilk Türk tiyatro eseri, Şinasi tarafından 1860 yılında yazılan “Şair Evlenmesi” adlı oyundur. Tercüman-ı Ahvâl gazetesinde tek perde olarak yazılan bu oyunun sahnelenmesi ise ancak yıllar sonra gerçekleşebilmiştir. Töresel evlenmeyi konu olarak işleyen oyun modern tiyatronun edebiyatımızdaki ilk yerli örneği olmasına rağmen geleneksel tiyatrodan da güçlü izler Dönemi Edebiyatı’nın en güçlü isimlerinden olan ve birçok türde eser vermiş olan Namık Kemal, tiyatroyla da yakından ilgilenmiştir. Namık Kemal’in ilk tiyatrosu olan ve Türk edebiyatında sahnelenen ilk tiyatro özelliği de taşıyan “Vatan Yahut Silistre”, dört perdelik bir oyun olarak 1872 yılında yazılmıştır. Memleketin savunulması üzerine kurulan oyun vatanseverlik ve kahramanlık gibi duyguları ön plana çıkarmıştır. İstanbul’da sahnelendikten sonra “Vatan” tezahüratlarıyla oyundan çıkan seyircilerin atmış oldukları sloganlar nedeniyle Namık Kemal sürgüne Dönemi’nde tiyatro oyunları 1859 yılında yapılmış olan Gedikpaşa Tiyatro’sunda sergilenmiştir. Daha çok Güllü Agop isminde birinin çalışmalarıyla ayakta duran tiyatro uzun bir süre İstanbul halkına hizmet etmiştir. Türk tiyatrosunun geliştirilmesinde bu tiyatronun oldukça büyük katkısı Dönemi Tiyatro Eserleri ve YazarlarıBu dönemde eser vermiş sanatçılar ve eserleri şu şekildedirİbrahim Şinasi Şair EvlenmesiNamık Kemal Vatan Yahut Silistre 1873, Akif Bey 1874, Celalettin Harzemşah 1876, Gülnihal 1875, Zavallı Çocuk 1874, Kara Bela 1908.Ahmet Mithat Efendi Eyvah 1873, Açık Baş 1879, Çengi yahud Daniş Çelebi 1884, Ahz’ı Sar yahud Avrupa’nın Eski Medeniyeti 1874, Hükm-i Dil 1875, Fürs-i Kadimde bir Facia yahud Siyavuş 1885, Çerkez Özdenleri 1884.Ahmet Vefik Paşa Zor Nikah 1869, Zoraki Tabib 1969, Meraki, Azarya, Tabib-i Aşk, Dekbazlık, Yorgaki Mahmut Ekrem Afife Anjelik 1870, Atala 1873, Vuslat 1874, Çok Bilen Çok Yanılır1875.Abdülhak Hamit Tarhan Eşber 1880, İlhan 1913, Turhan 1916 ve Hakan 1935, Nesteren 1876, Liberte 1913İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK YAZILAR ⇒ Ders Konuları ⇒ Edebiyat Ders Notları ⇒ Tanzimat Dönemi Edebiyatı
Edebi Akımlar Bildiğimiz üzere edebiyatımız tarihsel süreçte hepsi birbirinden farklı birçok alt gruba ayrılmıştır . Peki neden bu kadar farklı grup oluştu ? Çünkü sanat anlayışları farklıydı , hayat görüşleri farklıydı bu sebebten dolayı sanatçılarımız farklı sanat akımları oluşturmuşlardır. Sanat akımını kısaca şöyle açıklayabiliriz ;Sanatta görüş, duyuş, anlayış bakımından yenilikler ortaya koyan, farklılık gösteren harekete “sanat akımı” denir. Peki bu akımlar nelerdir? Bu yazımızda akımların özelliklerini ortaya çıkışını ve temsilcilerini inceleyeceğiz. Yazımızdaki akımlar şunlardır; Hümanizm İnsancılıkKlasisizm KuralcılıkRomantizm CoşumculukRealizm GerçekçilikNatüralizm DoğalcılıkParnasizm Şiirde GerçekçilikSembolizm SimgecilikEmpresyonizm İzlenimcilikFütürizm GelecekçilikDadaizm KurasızlıkSürrealizm GerçeküstücülükEkspresyonizm DışavurumculukEgzistansiyalizm VaroluşçulukModernizmPostmodernizm Hümanizm İnsancılık Hümanizm’in genel anlamı; “insanlık aşkı, insaniyete muhabbet, insancıllık/insancılık; insanı, renk, ırk, din ve mevkiini dikkate almadan sevmek, onun hayrını düşünmek özel anlamı; “Rönesans çağında Eski Yunayı ve Lâtin edebiyatına dönüp ona değer veren, tanıtan, araştıran öğreti”; felsefî anlamı ise; “insanî değerlerin savunulmasını esas alayı dünya görüşü”; “Genel olarak, akıllı insan varlığını tek ve en yüksek değer kaynağı olarak gören, bireyin yaratıcı ve ahlâkî gelişiminin, rasyonel ve anlamlı bir biçimde, doğaüstü alana hiç başvurmadan, doğal yoldan gerçekleştirebileceğini belirten ve bu çerçeve içinde insanın doğallığını, özgürlüğünü ve etkinliğini ön plâna çıkartan felsefî belirtileri XIV. yüzyılın başlarında İtalya’da görülmeye başlayan hümanizm ve Rönesans, asıl gücüne XV. yüzyılda ulaştı ve XVI. yüzyılın sonuna kadar da varlığını asıllı Dante 1265-1321, Petrarca 1304-1374 ve Boccacio 1313-1375, hümanizm ve Rönesans’ın ilk müjdecileridir. Söz konusu üç şahsiyet, kendilerini Antik Çağ’a bağlayan, ama yüzyıllar önce kopmuş bulunan kültür ve sanat köprüsünü yeniden kurmaya ve böylece hümanist düşünce ve Rönesans hareketini başlatmaya muvaffak sonra XV. yüzyılda İspanya, Portekiz, Fransa, İngiltere ve Almanya’ya sıçrayan hümanizm ve Rönesans, bu ülkelerde de birbirine çok yakın anlayış içinde hayat bulmuştur. Hümanizmin Özellikleri Hümanist sanatkâr, Antik Yunan ve Lâtin kültür ve sanatına dönerek onu kendine örnek sanat/edebiyatın asıl konusu insandır. Elbette bu insan, evrensel insandır. Hümanistlere göre, doğuştan birtakım zaaflara sahip olan insan, eğitimle belli bir ruh-beden dengesine ulaşabilecek potansiyele sahiptir. Zira insan, bir Tanrı melekesi olan akla sahip ve bu aklı sayesinde Tanrı’ya en yakın varlıktır. Bu sebeple o sorumluluk sahibidir, iyi insan, inançları ile aklı arasında bir denge kurabilmiş; iradesini Tanrı iradesinin emrine verebilmiş amacı, insanı cennetteki kusursuzluğuna doğru millî değil evrensel konuları esas sanat/edebiyat, büyük ölçüde aristokrattır. Sanatkârların büyük bir kısmı asilzade ve için sanat anlayışı ile eserlerini çok biçime önem verirler. Temsilcileri Hümanizm akımının dünya çapındaki temsilcilerinin başında Dante, Montaigne, Boccacio, Rabelais, Petrarca, Cervantes ve W. Shakespeare gelmektedir. Ülkemizde ise hümanizm akımının temsilcileri; Sabahattin Eyüpoğlu, Nurullah Ataç ve Vedat Günyol’dur. Ayrıca ülkemizde bilinen en büyük hümanist ise Yunus Emre’dir. Lakin Yunus Emre, hümanizm akımı ile ilgilenmemiştir. Onun insanlığa olan sevgisinin kaynağı tasavvuf edebiyatından kaynaklanmaktadır. Klasisizm Kuralcılık Fransa’da ortaya çıkan bir edebiyat akımı olan klasisizm, daha çok şiir ve tiyatroda etkisini göstermiş bir ilanıyla birlikte Avrupa’da günlük yaşamda ve sanatla kültür alanında önemli gelişmeler yaşanmış, kilisenin dinî baskısı, sanatın ve sanatçıların üzerinden kalkmaya iç kargaşalar, 17. yüzyıl Fransa’sında yerini dinginliğe bırakır. Kilise ve derebeyliklerin direnişi iyiden iyiye tabaka da saraya bağlanmayı kabul eder. Böylece siyasi alanda bir düzen, kurallara bağlılık oluşur. Bu düzen, edebiyat alanında da kendini ve dilin kurallarını belirlemek üzere Fransız Akademisi felsefesi de sanatçıların üzerinde olumlu bir etki meydana ve Latin geleneğine bağlı bir edebiyat akımı olan klasisizmin estetiği, eski Yunan ve Latin edebiyatı dönemine ait başyapıtlarla oluşturmuş, yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir. Bu akımın kurucusu olarak kabul edilen Boileau “Aklı seviniz, yapıtlarınız değerini akıldan alsın.” sözüyle klasisizmin felsefesini ortaya koymuştur. Klasisizmin Akımının Özellikleri Duygusallığı ikinci plana atıp akıl ve sağduyuya önem insan tabiatını esas alırken olayların ve konunun gerçeğe benzer olmasına dikkat etmek konu ve olaylar herkesin kabul edeceği şekilde akımının en önemli özelliklerinden biri de sanatçının kesinlikle kendi hayatından, duygularından, düşüncelerinden, acılarından Yunan ve Latin edebiyatını örnek sanatçılar, kurallara sıkı sıkıya bağlı türün kendine özgü kuralları türün özelliği diğer türde kullanılamaz ya da farklı türler aynı eser içerisinde akımı sonucu Trajedi ve Komedi türleri ortaya önemli değildir; önemli olan, konunun işleniş sokak dili değil, seçkin çevrelerin dili yalın bir biçimde hep soylu tabakadan seçen klasikler, eserlerinde kaba ve çirkin sözlere yer vermemişlerdir. Klasisizmin Temsilcileri Boileau şiirLa Fontaine fablRacine, Corneille trajediMoliere komediMadame de La Fayette romanLa Bruyere karakterleriyleBossuet hitabetMalherbeşiir Türk edebiyatında klasisizmin temsilcileri Şinasi, Ahmet Vefik Paşa ve Direktör Ali Bey klasisizmin edebiyatımızdaki temsilcileridir. Romantizm Coşumculuk Klasisizme tepki olarak doğan sonlarında ortaya çıkan 19. yüzyılda etkisini gösteren bir edebiyat DönemiKlasisizm akımının ortaya koyduğu sağduyu ve akıl ilkesi bilimsel ve sanatsal gelişmeyi hızlandırmıştır. J. J. Rousseau, Montesquieu gibi felsefeciler, katı kurallara bağlı sistemle düşünce yönünden çatışma içine felsefeciler, insan hakları, özgürlük, adalet gibi konuları halkın gündemine sokmayı başarmıştır. Sonunda bu düşünceler meyvesini vermiş ve 1789’da Fransız İhtilali sonra derebeylik ve aristokrasi çökmüş; soylulara karşı yeni bir yapılanma burjuva oluşmuştur. Bu gelişmelerden sonra da yeni duygu, düşünce ve idealleri anlatmayı amaçlayan, sanatın ve sanatçının kurallardan kurtulup özgürleşmesini savunan romantizm akımı en önemli özelliği klasisizme tepki olarak doğuşudur. Klasik öğretinin bütün kuralları romantizmle birlikte yıkılmış, Latin ve Yunan edebiyatlarının etkisi iyice zayıflamıştır. Bu akım, Victor Hugo’nun “Hernani’ adlı oyunuyla bir edebiyat akımı olarak başarıya ulaşmıştır. Romantizmin Akımının Özellikleri Akıl ve sağduyu yerine duygulara yer temalı eserler çok insanı merkeze almışlardır. İnsanı sadece aklıyla değil hayal gücüyle, sezgisiyle, duygularıyla yani bütün benliğiyle ele duygusallığı hüzünlü ve hayata karşı ve kendi iç dünyasına kötümser bir ruh haliyle baharın yeşilliğinden çok sonbaharın sararmış yapraklarını; yaşama sevinci veren türkülerden çok akşamın hüzünlü ezgilerini sanatçılar, eserlerinde kişiliklerini gizlemezler, olaylarla ilgili görüşlerini açıkça ortaya kahramanlar ya çok iyi ya da çok kötüdür ve romanlarda iyi-kötü çatışması vardır. Ayrıca romantizmde her sınıftan insan eserlerde kendine yer ölüm, tabiat, belli başlı konular olarak dikkat edebiyat dilindeki kalıplaşmış kelimeler yerine, günlük konuşma dilini kullanmayı her sınıftan insanı da eserlerine konu olarak ilk eserler tiyatro alanında verilir, ancak daha sonra roman ön plana tiyatroda, klasik tiyatroda bulunan üç birlik kuralı milli bir akımdır. Eserlerinde kültürel değerlerine, halk edebiyatına, folklora, mahalli ve milli renklere yer gerek manzum gerek mensur eserlerde tasvire geniş yer vermişlerdir. Romantizmin Temsilcileri Vıctor RousseauGoetheSchillerLamartineAleksandre DumasVoltairePuşkin Türk edebiyatında romantizmin temsilcileri Tanzimat edebiyatı dönemindeki ürünlerin çoğunluğu Romantizmin etkisiyle kaleme Kemal Roman ve tiyatrolarıylaAhmet Mithat İlk romanlarıylaRecaizade Mahmut Ekrem ŞiirleriyleAbdülhak Hamit TiyatrolarıylaZiya Paşa Şiirleriyle Realizm Gerçekçilik ikinci yarısında romantizme tepki olarak ortaya çıkmış bir sanat yüzyılda bilim alanında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bilim adamlarının yaptıkları gözlemler ve deneyler, bilimin gelişmesine büyük katkılarda alanda yalnızca gözlenenlere, yani gerçeğe önem verilmesi, Auguste Comte’un Pozitivizm felsefesinin, insanın sadece gördüğüne inanması gerektiğini savunmasının edebiyata da yansıması olmuştur. Böylece Pozitivizmin de etkisiyle realizm akımı doğmuştur. PozitivizmModern bilimi temel alan; batıl inançları, metafizik ve dini, insanlığın ilerlemesini engelleyen bilim öncesi düşünce tarzlarını reddeden dünya görüşüdür. Realizmde, duygu ve hayaller yerini, toplum ve insan gerçeklerine bırakır. Konular gerçekten alınır. Yaşanan ve gözlenen gerçek bütün çıplaklığıyla anlatılır. 1857’de Gustave Flaubert’in kaleme aldığı “Madame Bovary” adlı romanla, realizmin, romantizm karşısında üstünlük sağladığı kabul edilmektedir. Bu roman ilk büyük realist roman sayılır. Realizmin Akımının Özellikleri Gerçekler ön plandadır. Realist sanatçılar, eserlerinde yaşamın gerçeklerini dile eserlerinde romantikler gibi tesadüflere, olağanüstülüklere, mucizelere, hayali olanlara,soyut düşüncelere yer inandıkları gerçek anlayışına uygun bir biçimde kaleme alabilmek için malzeme, bilgi, belge toplayabilmek düşüncesiyle gözleme sanatın konusu ve amacı, çağdaş sosyal insan ve toplum hayatının objektif bir biçimde sanat eserine toplumun her katmanında ve her ortamında yaşanan hayatı, bu hayatın her türlü insanını ön yargısız eserlerinde mekan ve çevre tasvirine oldukça fazla yer vermişlerdir. Çünkü mekan ve çevrenin insan ruhu üzerinde etkili olduğunu düşünmüşlerdir. Realistlerin yaptıkları tasvirler romantikler gibi tasvir için tasvir değildir. Tasvirler, o mekanda yaşayan insanların karakterini , kültürünü, ekonomik durumunu, iç dünyasını yansıtmakta ciddi bir işleve sanatçılar eserlerinde kişiliğini gizlemiş objektif sanatçılar hiçbir şekilde eserlerinde olayın akışını konusu günlük hayatta her zaman rastlanabilecek veya yaşanabilecek olaylardan romanda olaylar çok sağlam sebep-sonuç ilkesi dahilinde gelişmiştir. Yani determinizm ilkesine yazarların okuyucuyu eğitme gibi bir amaçları yoktur; onlar gözlem, araştırma ve belgelere dayanarak, yaşananı nesnel bir şekilde aktarmayı biçim, dil ve üsluba büyük önem roman ve hikâye ön plana çıkmıştır. Realizmin Temsilcileri StendhalHonore de BalzacG. FlaubertE. HemingwayLev TolstoyDostoyevskiA. ÇehovGogolM. Gorki Türk edebiyatında realizmin temsilcileri Recaizade Mahmut Ekrem Araba SevdasıSami paşazade Sezai SergüzeştNabizade Nazım KarabibikHalit Ziya Uşaklıgil Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık HayatlarYakup Kadri Karaosmanoğlu Kiralık Konak, Yaban…Memduh Şevket Esendal Ayaşlı ve KiracılarıReşat Nuri Güntekin RomanlarıylaRefik Halit Karay Romanları ve hikâyeleriyleSait Faik Abasıyanık Roman ve hikâyeleriyle Natüralizm Doğalcılık sonlarında Fransa’da ortaya çıkmış bir sanat kurucusu olarak Emile Zola kabul realizmin daha ileri düzeye ulaşmış biçimi de doğayı anlatırken deney yöntemine başvurması nedeniyle realizmden ayrılır. Natüralistler kişi ve olaylara, bir bilim adamı gözüyle yaklaşırlar. Natüralizmin Akımının Özellikleri Eserlerinde deneysel gerçekliğe bağlı kalarak eserlerini göre sadece gözlem yetersiz kalmaktadır. Gözlemde olaylara dışarıdan müdahale söz konusu değildir. Bu sebeple gözlemci pasiftir. Halbuki deneyci aktiftir. O, gözlemci gibi olayları sadece dışarıdan seyretmez;olayların oluşumuna bizzat müdahele eserlere kişiliğini dahil etmemişler; objektif sanatçıların temel konusu insan ve insanı ele almada onun fizyolojik yapısı, irsiyeti, yaşadığı çevre ve aldığı eğitimi öne çıkartırlar ve bu çerçevede insan gerçeğine ulaşmaya çalışırlar. Mekan tasvirlerine eserlerinde çok yer verirler. Realizm akımından da ileri giderek sayfalarca mekan tasviri ki bu tasvirler boş tasvir değil roman kahramanlarının maddi ve manevi durumunu öğrenmek için yapılan edebiyatta genel ve koyu bir kötümserlik söz konusudur. Her türlü manevi, ruhi, ahlaki değerlerin reddi;toplumun kurumlarına olan inançsızlık; insanın irade hürriyetini inkar gibi hususlar natüralistleri kötümser toplum içindir anlayışıyla eserler kaleme konusunda realistler kadar titiz değildirler. Roman ya da hikaye kahramanlarını kendi ağız özellikleriyle ve sade bir dil çok büyük açıda roman türüyle sınırlı kalmış bir sanatçılar, insanın fizyolojik özellikleri üzerinde durur; insanı soyaçekim ve genetik özellikleriyle ele alırlar. Çünkü kişinin sahip olduğu erdemlerin soylarından geldiğine inanırlar. Natüralizmin Temsilcileri Emile ZolaAlphonse DaudetGuy de MaupassantGoncourt Kardeşler Türk edebiyatında natüralizmin temsilcileri Türk edebiyatında bu akımın ilk izleri Tanzimat dönemi sanatçısı Nabizade Nazım’da görülür. Edebiyatımızda natüralizm akımına en yakın eserleri veren sanatçı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır. Ancak Gürpınar, eserlerinde sosyal eleştiriye yer vermesi yönünden natüralistlerden ayrılır. Parnasizm Şiirde Gerçekçilik ikinci yarısında Fransa’da romantizme tepki olarak doğan bir şiir akımıdır. 1886 da “Parnas” adlı derginin yayınlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Parnasizm, bir anlamda realizmle natüralizmin şiire yansımış parnasizmin kurucusudur. Parnasizmin Akımının Özellikleri Şiirlerde objektiflik hakimdir. Sanatçılar kendi duygu ve düşüncelerini esere başka ifadeyle şiir öznel değil nesnel ifadeleri aşk konusunu hiç işlememişlerdir. Eserlerinde dış dünyanın, tabiatın ve varlıkların sahip oldukları güzellikleri nesnel bir biçimde ifade bir başka konusu ise herkese ait olan evrensel biçim mükemmelliğinenazım şekli,nazım birimi,mısra,kafiye, ölçü önem vermişlerdirSanat sanat içindir anlayışı ve realizmde olduğu gibi parnasizmde de kötümserlik dış yapısı, sözcüklerin sıralanışı, seslerin uyumu, ritim ön plandadır. Bu yüzden parnas sanatçılar, ölçü ve uyağa çok önem Eski Yunan mitolojisine büyük hayranlık duyarlar. Dolayısıyla ele alınan bazı konular klasisizmle benzerlikler şiirlerini daha çok “sone” tarzında yazmışlardır. Parnasizmin Temsilcileri GautierLisePrudhommeJ. Maria de HerediaBanvilleCoppee Türk edebiyatında parnasizmin temsilcileri Parnasizm Türk edebiyatına Servet-i Fünun döneminde izleri Cenap Şahabettin’de olsa da bu akımın en belirgin etkileri Tevfik Fikret’te görülür. Kimi yönleriyle Yahya Kemal de bu akımdan izler taşır. SembolizmSimgecilik sonlarında Fransa’da parnasizme tepki olarak ortaya akım, 20. yüzyıl edebiyatını önemli ölçüde 19. yüzyılın son çeyreğinde Batı şiirinde hakim olan bir sanat Mallarme ve Varleine sembolist şiirin ilk örneklerini kaleme almışlardır. Hazırlık Dönemi Realizm ve natüralizmin etkisiyle Fransız edebiyatında aşırı gerçekçi bir ortam ilerlemeler, makineler, yeni buluşlar insanoğlunu mutlu kılma şöyle dursun, bir bunalımın eşiğine 1870 bozgunu Fransa’daki bu karamsarlığı büsbütün kuşak da bu bunaltıcı ortamı değiştirmek için bazı siyasal ve toplumsal girişimlerin gerekliliğini öne sürmeye başlar. Bu gereksinim sanat içinde ortaya atılmaya, tartışılmaya başlar. İşte bu tartışmaların sonunda sembolizm olarak da adlandırılan sembolizm, hem gerçeği gösteren hem de onun sınırlarını aşma isteğine cevap veren bir sanat akımıdır. Sembolizmin Akımının Özellikleri Sanat sanat içindir anlayışıyla eserle kaleme anlayışına farklı bir bakış açısı dünyada gerçekliğin kişiden kişiye değiştiğini öne sürerler. Gerçekliğin sanatçıda bıraktığı değeri eserlerinde düşüncelere değil, duygulara seslenmelidir çünkü şiir bir şey anlatmak için kelimelere semboller yüklemişler, böylelikle şiirin daha işlevsel olduğunu anlam kapalılığını esas almışlardır. Şiirden herkes kendine göre bir yorum çıkarması gerektiği düşündükleri için anlam kapalılığına yer musikiye yakın bir tür olduğunu düşünmüşlerdir. Birbiriyle uyumlu kelimelere yer vererek şiirde musikiyi yakalamaya konuları melankoli, hüzün ve karamsarlık en fazla işledikleri daha çok serbest nazım türleriyle şiir yazmışlardır. Sembolizmin Temsilcileri BaudelaireRimbaudMallarmePaul ValéryVarleineEdgar Allen Poe Türk edebiyatında sembolizmin temsilcileri Bu akımın ilk uygulayıcısı Cenap Şahabettin’dir. Ancak bu akımın en başarılı örneklerini Ahmet Haşim vermiştir. Empresyonizm İzlenimcilik Edebi Akımlar Kapsamlı Konu Anlatımı yazımıza Empresyonizm ile devam edelim. sonlarında Fransa’da resim alanında görülmüş, daha sonra edebiyat ve müzikte de etkili olmuş bir olarak da adlandırılan bu akımda sanatçılar, çevresindeki varlıkları değil, bunların kendilerinde bıraktığı izlenimleri aktarır. Empresyonizmin Akımının Özellikleri Dış dünyanın sanatçıda bıraktığı izlenimleri şekle ve kafiyeye önem sanat içindir anlayışıyla eserler her şeyden önce özgürlüğün sembolüdür. Özellikle empresyonist ressamlar, alışılmış hiçbir kurala bağlı kalmamışlardır. Böylece empresyonist resimde renklerin özgürlüğü sağlandığından sistemsiz bir coşkunluk vardır. Empresyonizmin Temsilcileri MonetSisleyCezanne Türk edebiyatında empresyonizmin temsilcileri Türk edebiyatında Ahmet Haşim empresyonizmden etkilenmiştir. Fütürizm Gelecekçilik başlarında İtalya’da ortaya çıkmış bir sanat akımıdır. İtalya’da ortaya çıkan bu akım, daha sonra tüm Avrupa’ya modern yaşantının verdiği heyecanlardan doğan bir edebiyat akımıdır, yenileşmenin tüm olanaklarına açılan bir yönelmedirBu akımın öncüsü İtalyan şair, romancı, oyun yazarı ve yayın yönetmeni Filippo Tommaso Marinetti’ 1909 da Paris’te “Le Figaro” gazetesinde yayımladığı “manifesto futurisita” Fütürizm Bildirisi, fütürizmin bildirişidir. Bildiride, “Bizler müzeleri, kütüphaneleri yerle bir edip ahlakçılık gibi bütün yararcı korkaklıklarla savaşacağız.’ ifadeleri yer almaktadır. Bu, geçmişin bütünüyle reddi anlamına gelmektedir. Aynı bildiride. “Biz dünyadaki gerçekten sağlıklı tek şeyi, yani savaşa ve ölüme götüren güzel düşünceleri yüceltiyoruz.” sözleri, siyasal alanda o dönemde gelişen faşizmden yana bir tavrın da açık göstergesi olmuştur. Süratin hızın üstünlüğünü iddia ve ilan eden Marinetti, bir yarış arabasının, Yunan heykelinden daha güzel olduğunu belirtmiştir. Fütürizmin Akımının Özellikleri Fütüristler, geleneksel tema ve şekilleri bir yana bırakarak, modern çağın, tekniğin, makine gücünün şimdide sağladığı ve gelecekte sağlayacağı bolluğu, refahı, huzuru geçmiş-şimdi-gelecek ve bunlara ait duygular aynı anda verilmeye ve kafiyeyi şiirden yüzden fütürizmde serbest tarzda yazılan şiirler ön plana şiirde duyguların yerini makine ve fabrika gürültüleri ayrıca savaş, kavga gibi saldırgan hareketleri içeren konuları ele mantıklı cümleler kurmayı reddeden fütüristlerin parolası, “sözcüklere özgürlük”tür. Fütürizmin Temsilcileri MarinettiMayakovski Türk edebiyatında fütürizmin temsilcisi Nazım Hikmet Ran Dadaizm Kuralsızlık Edebi Akımlar Kapsamlı Konu Anlatımı yazısı Dadaizm ile devam ediyor. Dadaizm, 1916’da İsviçre, Fransa ve Amerika’da hemen hemen aynı zamanda Larousse sözlüğünü rastgele açmış bulduğu “dada” kelimesini akımın ismi yapmıştır. Dada, Fransızca’da “oyuncak tahta at” anlamına Dünya Savaşının ardından kurulan bir akım olduğundan dönemin karamsarlığı dadaistlere de yansımıştır. Dayandığı temel görüşler dayanaksız olduğu için çok kısa bir süre 1916-1922 varlığını sürdürebilmiştir. Dadaizm Akımının Özellikleri Şiiri, tamamıyla serbest çağrışımlara çok büyük ölçüde yeni ve şaşırtıcı imajlar şekle hiç önem bilinen manaları dışında ve redife bir şiir dili oluşturmak istemişlerdir Dadaizmin Temsilcileri Tristan TzaraJean ArpRichard HülsenbeckMarcel JancoEmmy Hennings Dadaizm, edebiyatımızda rağbet görmemiş, sadece Mümtaz Zeki Taşkın’ın ve Ercüment Behzat Lav’ın birkaç şiirinde etkisi olmuştur. Sürrealizm Gerçeküstücülük başlarında André Breton tarafından Freud’un görüşlerine psikanaliz yöntemi dayanılarak açılan bir sanat bilgi ve esin kaynağı olan Freud’a göre, insanoğlunun dış dünyasından edindiği alışkanlıklar, istekler bilinçaltında toplanır. Bu istekler düş rüya, yarı rüya durumunda çözülerek ortaya çıkar. Sürrealistler. Freud’un bu görüşünü edebiyata uygulamışlar ve bir anlamda bilinçaltının, bilinç alanına olan egemenliğini Breton, sürrealizmle ilgili düşüncelerini şu sözlerle açıklar “Sürrealizm, bugüne kadar ihmal edilmiş olan bazı çağrışım biçimlerinin yüksek gerçekliği, rüyanın büyük kudreti, düşüncenin karşılıksız oyunu hakkındaki inanışa dayanıyor. Sürrealizm, diğer bütün ruhsal mekanizmaları tamamen ortadan kaldırmayı ve hayatın başlıca sorunlarının çözümünde onların yerini almayı amaç edinir.” Sürrealizm, 20. yüzyılın en önemli düşünce hareketlerinden biri sayılır. Günümüzün hemen bütün sanat kollarında bu akımın etkisi görülür. Sürrealizmin Akımının Özellikleri Şiirde aklı değil bilinç altını esas her türlü sanat kurallarına,ahlaki değer ve töreye hatta deneye karşı bunların hepsi aklın temel amacı, bilinçaltının gizli dünyasını serbest çağrışım yoluyla ifade sanatı aklın ürünü olmaktan çıkararak tesadüf ve otomatizmanın ürünü haline getirmiş otomatik yazıyı kullanmışlardır. Otomatik yazı zihninize gelen her kelimeyi mantık olsun ya da olmasın kağıda yazıda noktalama işaretlerine ve yazım kurallarına uyulma zorunluluğu şiirlerinde mizah ve alaya büyük önem hayat, toplum, insan ve olaylar karşısında alaycı bir tavır amaç çevremizi, hayatımızı, inançlarımızı oluşturan değer ve kurumların hakimiyetini;bunlardaki akıl mantık dokusunu komik, olağanüstü ve esrarlı şeyler bir aradadır. Amaç yine akıl-mantık dokusunu temel çağrışım tarzlarından biri de rüya insanın kendi iç dünyasına yönelme yani bilinçaltına yönelme ve bu dünyanın sırlarını yakalama imkanı bol imaj kullanmışlar, kapalı bir anlatıma yer vermişlerdir. Sürrealizmin Temsilcileri André BretonPaul EluardLouis AragonReverdyPerret Türk edebiyatında sürrealizmin temsilcileri Garip akımı şairleri Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat Horozcu bu akımdan etkilenmişlerdir Ekspresyonizm Dışavurumculuk Ekspresyonizm Dışavurumculuk, doğanın olduğu gibi temsili yerine, duyguların ve iç dünyanın ön plana çıkarıldığı 20. yüzyıl sanat akımı “insanların en gizli yönlerini açığa vuran bir anlatım” olarak açıklayabiliriz. Zaten “ekspresyon” Fransızcada “anlatım” anlamına göre şairin görevi dış dünyanın anlamsızlığına. ruhsuzluğuna bir anlam bir sanatçı, bir nesneyi bütün somut ilişkilerinden ayırmak, onu çıplak ve yalnız olarak, bireysel zihnin katışıksız bir ürünü olarak incelemek kendi öz sezişini anlatım olarak adlandırılan ekspresyonizmi ilk olarak Almanlar Dünya Savaşından sonra özellikle Alman resim ve sinemasında Van Gogh bu akımın öncüsü kabul edilir. Herwarth Waiden, Strindberg de bu akımın olarak da adlandırılan bu akım, empresyonizme olduğu gibi dış dünyadaki izlenimleri aktarmak değil, insanın iç dünyasında doğan duyguları anlatmayı amaçlamıştır. Ekspresyonizmin Akımının Özellikleri Ekspresyonizm, yeni bir gerçek anlayışı gündeme getirir. Bu gerçek ne realist ne natüralistlerin inandıkları maddenin ardındaki gerçek ne de sembolistlerin inandıkları maddenin ardındaki gizli göre gerçekçilik, sanatkarın ruhunda ve içinde nesnel değil nedenler ekspresyonizm dış dünyanın gerçekliğine değil, sanatkarın gerçekliğini esas amacı ve görevi, sanatkarın kendi iç dünyasını nedenler ekspresyonist dış dünyada bulamadığı mutluluğu kendi iç dünyasında iç dünyasında bulduklarıyla dış dünyayı gözleme önem veren bir sanatçı kendini dış dünyadan soyutlar. Dolayısıyla eserlerinde bireysel ve soyut konulara ve eğitici bir sanat anlayışına okuyucuyu eğlendirmek veya estetik vermek değil, onu sarsarak ve şaşırtarak içinde bulunduğu uyuşukluktan kurtarma ve ölçü ve uyağı bir şiir dili geliştirmişler, kullanılmayan kelimeleri kullanmaya ve tiyatro türlerinde etkisini toplumun gerçeklerine sırt çevirdiği için pek başarılı olamamışlardır. Ekspresyonizmin Temsilcileri O’NeilKafkaEliotJ. Joyce Egzistansiyalizm Varoluşçuluk Fransa’da ortaya çıkan bir felsefe olarak da bilinen bu akım, II. Dünya Savaşı’nın sonunda, Fransız yazarlarından J. Sartre tarafından özel bir edebiyat kolu olarak edebiyat kolu, insanın varlığı, hürlüğü, tek gerçek olduğu hâlde onu saran dünyayı bir türlü anlayamamaktan doğan umutsuzlukla bezginlik içinde hayatı tatsız, saçma bulması görüşüyle hareket başlatan sorulardan biri de şudur “Ben kimim? Bir birey olarak var olmamın bence anlamı nedir?” Bu soruya verilen cevap ise şöyledir “Bizi biz yapan, kararlarımızdır. Bizi biz yapan kendi benliğimizle aldığımız kararlarımızdır. Bu özel benlik, dünyaya bir defa gelir, başka kimsenin olamayacağı, yapamayacağı bir şeyi, olmak ve yapmak gücüdür. Egzistansiyalizm Akımının Özellikleri İnsanın hem kendine hem topluma karşı sorumluluk duygusu onun topluma katılması ve onu yönlendirmesi görevini kendini toplumdan toplumsal sorumlulukları insanın içinde bulunduğu bunalımlı, sıkıntılı, kararsız hali edebiyat karamsar ve bunalım dünya saçma ve iğrenç bir yerdir ve insanlar böyle saçma ve iğrenç yerde yaşadığından bunalım, sıkıntı, boşluk çok içeriğe önem sade ve anlaşılır bir dille insanın kendi varlığını sorgulamasını ister. Her insanın kendi iradesiyle biçimlendireceği bir geleceği akımda, insanı insan yapan, onun kendi kararlarıdır. Önemli olan gerçek, herkesin üzerinde birleştiği objektif gerçek değil, kişisel özgürlüğü son derece önemlidir. Zaten insan, özgür olmaya mahkumdur. Egzistansiyalizmin Temsilcileri Jean Paul SartreAlbert CamusAndre GideFranz Kafka Modernizm Modernizm; bilimsel, siyasal, kültürel gelişmelerle ve sanayi devrimiyle birlikte hareketlenen büyük toplumsal değişime eşlik eden zihniyetin tamamı için kullanılabilen bir terimdir. Sanat, mimari ve edebiyat alanında on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkmıştır. Yirminci yüzyılın ilk yarısında etkili olmuştur. Modernizm sözcüğü Latincede “şimdi” anlamına gelen modernus kelimesinden planda geçmişe karşı şimdiki zamanın yüceltilmesini ifade etmektedir. Temelde dayandığı fikir, geleneksel sanatlar, edebiyat, toplumsal kuruluşlar ve günlük yaşamın artık zamanını doldurduğu ve bu yüzden bunların bir kenara bırakılıp yeni bir kültür icat edilmesi gerektiğidir. Modernizmde geleneksel olanı şimdiye, güncele uydurma, geleneksel yapıyı ve anlatımı reddederek yeniyi ortaya çıkarma anlayışı vardır. Modernizmi Esas Alan Eserlerin Özellikleri Dil ve anlatımda geleneksel tekniklerin dışında arayışlara esas alan metinlerde alegorik anlatıma yer akışı tekniği geniş yer olanı yeniye uydurma çabası insanı çevreleyen toplumsal dünyayı yalın,saf bir biçimde anlatmaktan “şiirsel” ögeler ön çok boyutlu olduğu ve kavranması zor gerçeklerden oluştuğu eserlerde toplumdaki değer çatışmaları, bireyin bunalımları, karmaşık ruh hali, yerleşik değerlere isyan,yalnızlık, toplumdan kaçış, geleneksel değerlere başkaldırı, birey-toplum çatışması gibi temalar esas alan eserlerde olaydan çok, olayın birey üzerindeki etkisini esas alan eserlerle bireyin iç dünyasını esas alan eserler arasında insan psikolojisine yaklaşımı bakımından yakınlıklar bireyin iç dünyasında kronolojik bir zaman varken modernist eserlerde zamanda geriye gitmeler ileriye gitmeler esas alan eserler, varoluşçuluk akımından etkilenmiştir. Varoluşçuluğa göre, dünyadaki diğer varlıklardan farklı olarak önce var olan sonra ne olduğu belirlenen birey kendi özünü arar, kendisi olmaya çabalar, birey kendi özünü ararken kendisi olmaya çalışırken toplumla çatışır. Franz Kafka, Albert Sartre Türk edebiyatındaki modernizmin temsilcisi olan yazarlar Sait Faik Abasıyanık, Haldun Taner, Atilla İlhan, Yusuf Atılgan Bilge Karasu olmuştur. Orhan Pamuk, Adalet Ağaoğlu Oğuz Atay Postmodernizm Özellikleri Sorgulamak Hayata Bakış Bu akım, modenizmin getirdiği birçok yeniliği eleştirmişlerdir. Çünkü modernizm getirdiği ve savunduğu birçok şeyin savaşı yıllarında çürütüldüğü ve mantıklı yönlerinin kalmadığını savunmuşlardır. Ancak bu modernizmin getirdiği bu sorunlar sert bir şekilde eleştirilirken insanlara yeni çıkış yolları sunulur. Olmak Greenpeace hareketi bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu hareket endüstriye karşı çıkacak kadar ileriye gitmiştir. 3. Küreselleşmeyi Savunmak Milli değerlere karşı olup küreselleşmeyi savunmak. 4. Gerçek Anlayışı “Gerçeklik” kavramına yeni bakış açısı getirmişlerdir. Onlara göre tartışılmaz ve evrensel bir gerçeğin olması mümkün değildir. Gerçek sandıklarımız gerçekliğin ancak bir parçasını oluşturur ve bu da yoruma her zaman açıktır. Çünkü gerçeklik kavramı beklentilere, önyargılara ve kültürlere göre değişkenlik gösterir. Bu bakımdan nesnel bir gerçeklik yoktur. 5. Geleneksel Sanata Sanat Anlayışlarına Karşı Olmak Savaşı sonrasında tüm dünyada geleneksel sanata/edebiyata karşı bir sert tavır başlamıştı. Postmodernistler bu durumu daha da ileriye taşıyıp alışılmış güzellik anlayışlarını yıkmıştır. 6. Tek Bir Dünya İçinde Çeşitliliği/Çoğulculuğu Savunmak Sanattaki tekliği, birliği eleştirmişler ve gerçekçi olanın çeşitlilik olduğunu savunmuşlardır. Örneğin geçmişte yer alan klasik sanatın izleri de günümüz popüler sanatın izleri de eserlerinde görülmektedir. Böylelikle sanat dünyasında alışılmış kalıpları yıkıp sanat içinde bir biçimsizliği savunmuş olurlar. 7. Dil ve Üslupta Alışılmışı Bozma Daha önceki özelliklere istinaden postmodernistlerin sanatta alışılmış kuralları yıktıklarını gördük. Dolayısıyla sanattaki bu kural tanımamazlık dil ve üslup özelliklerinde de kendini hissettirecektir. Dildeki alışılmış manalara karşı çıkıp sanat diliyle oynamışlardır. Onlara göre nasıl ki yaşamı anlamak ne kadar zor ve karmaşık ise bir eseri anlamak ve yorumlamak da o kadar uğraştırıcı olmalıdır. Bir eser okuyucuyu düşünmeye ve onun hakkında kendi yorumlarını yapmaya sevk etmelidir. Bizdeki temsilcileri Oğuz Atay, Orhan Pamuk, Pınar Kür, Yusuf Atılgan, Adalet Ağaoğlu, Latife Tekin, Bilge Karasu, Nedim Gürsel 23 Mart 2022
16 yüzyılda tiyatro alanında eser veren yazarlar